Doyumsuz olan bizler miyiz, onlar mı?

Popüler Haber

  /   385   /   04 Şubat 2018, Pazar

 Yazdır

  

Tüketim çılgınlığının çok ciddi boyutlara ulaştığı günümüzde artık lüks tüketimin, temel tüketim anlayışının önüne geçtiğini yetişkinlerde olduğu kadar çocuklarda da gözlemlemek mümkün.

Hatırlarsınız –ve zaman zaman da dile getiririz- bizler bir kalem, bir defter ile okula giderdik. Kalemimiz  bitmeden yenisi alınmazdı. Maalesef günümüzde ihtiyaç olsun veya olmasın devamlı bir şeyler alınıyor. İhtiyacın ne demek olduğunu çocuklarımız bilmiyorlar. Lakin bunun müsebbibi  onlar değil; tek kelime ile ebeveynler…

Çocuklar, gördükleri her şeyi istiyorlar. Anne-baba ise “Ben yokluk çektim onlar çekmesin”, “Beni herkesin içinde mahcup etmesin”, “Ağlayıp beni bunaltmasın” gibi nedenlerle çocuklarının her istediklerini alıyorlar.

Çocuklar sandığımızdan daha çok akıllıdırlar; büyüklerinin (anne, baba, abi, abla) zaaflarını bulup bu zaaflardan faydalanarak kendi istediklerini aldırmak için ellerinden geleni yaparlar. Ağlama, sızlama, inatlaşma gibi yöntemlerle pes ettirip istediklerini yaptırırlar ve başardıkları zamanlarda da pes etmezler; daima aynı yöntemleri kullanırlar.

Toplum olarak maalesef sahip olunan maddi imkânlar kişinin mutlu olmasında önemli bir faktör haline gelmiş bulunmaktadır. Çocuğa “Sana bir sürprizim var” denildiğinde çocuk hemen “Ne aldın bana?” diyebiliyor. Şayet bir şey alınmışsa ya ona dudak büküp “Benim zaten var” diyor, ya da çok kısa bir mutluluk yaşıyor. “Sürpriz” denildiği zaman çocuğun aklına oyuncak veya markalı kıyafet geliyorsa -ki günümüzde böyle olmuş- bunda ebeveynin payı büyüktür. Çocuklarımıza vakit ayıramamanın eksikliğini örtbas etme yoluna gidiyoruz. Bize; ilgi ve sevgimize olan ihtiyaçlarını her istediklerini alarak veya her istediklerine “Evet” diyerek sorumluluklarımızı yerine getirdiğimize inandırıyoruz. Yani çocuklarımızı esasen biz bu hale getiriyoruz…

Peki, ebeveyn nasıl davranmalı?

Öncelikle “Hayır” demeyi bilmek ve sonrasında kararlı olup süreci devam ettirmek gerekir. Başta “Hayır” denilip kısa bir süre sonra “Peki, tamam” denilirse ikinci bir ‘hayır'ın bir hükmü kalmaz. Anne-babanın bu konuda farklı düşünüp farklı davranması durumunda çocuk, işine gelen taraf hangisi ise onun arkasına saklanır ve bu tutarsız ortamda ‘hayır'ın hiçbir anlamı kalmaz.

Çocukların yaşları ile beraber istekleri de büyür. Ebeveyn bir gün istediklerini yapamayacaklarını düşünerek, ileride bir çatışma ortamına yani gerginlik ve mutsuzluğa neden olabilecek zeminler hazırlamamalıdır. ‘Hayır'ı bilmeyen çocuk ileride farklı sosyal ortamlar içerisine girecek ve herkesin onun isteklerine cevap vermediğini görecektir. Bu da hayal kırıklığına içe kapanıklığa sebep olacaktır. Yenilgi ve reddedilme duygusuyla çöküntü ve bunalım yaşayacaktır.

Sınır koymak gerçek anlamda önceliğin bazı temel ihtiyaçlar olduğunu anlamasına ve bütçesini ayarlayabilmesine olanak tanır. Böylelikle imkânların sınırsız olamayacağını da anlar.
‘Hayır'ı öğrenen çocuk istediği her şeyi alınmadığında –alınamadığında- da mutlu olmanın mümkün olabileceğini, mutluluğun maddiyatla eşdeğer olmadığını öğrenir. “Sana bir sürprizim var” dediğimizde o sürprizin bir parka gitme fikri ya da ailece yapılan bir yürüyüş olduğunu söyleyip aslında ona ayıracak bir vaktin olduğunu, yani ona değer verdiğimizi göstermiş olacağız. Güzel bir davranışın ödülü bir “Aferin” olabileceği gibi, bir anne öpücüğü, bazen de bir dondurma veya bir sakız olabilmeli. Ve böylece çocuk küçük, kolay ya da maddi bir külfeti olmayan ödüllerle mutlu olmayı öğrenecektir İnşallah. Aksi takdirde her istediklerine “Evet” diyerek kendi ellerimizle -Allah muhafaza- doyumsuz ve mutlu olmayı bilmeyen çocuklar yetiştirmiş oluruz.

Bir psikolog “Çocuğunuzun ‘hayır' cevabınızla hissettiği hayal kırıklığı çabuk geçer; ama şımarıklık kalıcıdır” demişti. Sizce de öyle değil mi?

Özellikle çalışan kadınlar çocuklarına çok vakit ayıramadıklarını, onlarla yeterince ilgilenmediklerini düşünürler ve kendilerini vicdanen rahatlatmak için çocuklarının her isteğini yerine getirirler. Çocuklarına ayıramadıkları vakitlerini maddiyatla kapatma yoluna giderler. Aynı şey ev işi, misafir, gezme ya da başka bir takım nedenlerden ötürü çocuğunu ihmal eden anneler için de geçerli olabiliyor. Çocuğun asıl istediği/beklediği pahalı bir oyuncak ya da türlü türlü yemekler/abur cuburlar değil; anne-babasının ilgisi, sevgisi ve ona ayırdıkları zaman dilimidir. Annenin ilgisinden mahrum olan çocuğa her istediğinin alınması, o çocuğun gözünde anneyi ‘iyi bir anne' yapmıyor. Tam tersine çocuğa doyumsuz, şımarık ve hırçın bir çocuk olma özelliği kazandırıyor.

Bazen ebeynler çocuğun her istediği olunca mutlu olur, düşüncesine kapılıp yanılgıya düşerler. Yapılan bazı araştırmalar aşırı hoşgörülü, kural koymayan, her istediği yapılan aile çocuklarının yetişkinlikte mutsuz ve doyumsuz olduklarını gösteriyor. Katı ve aşırı baskıcı tutum kadar aşırı hoşgörülü –ki bu hoşgörüden ziyade boş görü olur- tutumun da çocuğa çok zarar verdiği uzmanlar tarafından sürekli söylenmektedir. Kuralsız bir aile ortamında çocuk kendisini güvende bile hissetmeyecektir.

Evet, her noktada kanaatkâr ve itidalli bireyler yetiştirmek isteyen bir anne, işe yemekten başlayabilir! Önüne türlü çeşit yiyeceği koymasına rağmen çocuğuna yemek beğendiremeyen annelerin sitemkâr tutumlarına hemen her zaman şahit olmaktayız. Oysa yapılan yemekler ve ikram edilen meyveler vasıtasıyla çocuğu küçük yaştan itibaren tefekküre, teşekküre ve şükre alıştırmak; yediğinden lezzet ve şifa almasını sağlamak biz annelerin  elinde. Küçük birkaç dokunuşla ve hikmetli birkaç sözümüzle hem midesini hem de ruhunu doyurabiliriz inşallah…

Doğruhaber

  

Yorumlar