Sosyal Medyada Kendini Arayan Gençlik

Popüler Haber

  /   280   /   08 Mayıs 2018, Salı

 Yazdır

  

Bir yandan eğitim sisteminin elinde yontulan, yozlaştırılan, insani değerleri törpülenen; diğer yandan TV ve kitle İletişim araçları tarafından dört bir yandan manevi günahların saldırısına uğrayan; çırpınan, bocalayan, bunalan, kendini arayan bir gençlik… 

Tam ergenlik acılarıyla tanıştığı bir esnada; masum duygularını, gençliğini, hayallerini, hedeflerini, şahsiyetini çalmaya gelen hırsızların niyetini bilemediğinden bir misafir karşılar gibi kendi dünyasına buyur eden; şahsiyet hırsızlarının niyetini kavrasa dahi giriş yollarına barikat öremeyecek kadar şaşırtılmaya, uyutulmaya çalışılan bir gençlik… 

Bilgisayar oyunlarıyla damarlarına merhametsizlik ve şiddet aşılanmaya çalışılan; vicdanının sesiyle, kalbini işgal edenlerin vesveseleri arasında doğruyu bulmak için çırpınan bir gençlik…

Yaşadığı çağın aydın geçinenleri tarafından tanınamamış, tanımlanamamış; bunca taarruzun ortasında uzatılmış ergenlik yaşadığı için bir türlü büyüyemeyen… Kendisini hep içindeki çocuğun isteklerine adaması gerektiğine inandırılan… Sınırlarını yıkmaya zorlandıkça sınırsızlığın boşluğunda yuvarlanan; yuvarlandıkça beynindeki sarsıntıları tarif etmeye çalışırken hiç kimsenin kendisini anlamadığından yakınan, değersizlik duygularına kapılan bir gençlik… 

Ailesinden kopartılmaya ve mensubiyet duygusu çalınmaya çalışılan; bu duygularını futbol, müzik, estetik ve şehvet putlarına kurban etmeye çalışan sistemin karşısında direnme gücü zayıflatılan bir gençlik… 

Ağzında sakız varmış gibi konuşmanın, yaka paça giyinmenin, biri üflese düşecek kadar aciz yürümenin, şarkı düzeyinde düşünmenin, geyik muhabbeti yapmanın, ritimle oturup ritimle kalkmanın bir değer olarak görüldüğü dünyada yaşayan bu gençlik, beli kırılmadan nasıl ayakta duracak? Kim tutacak onu yaşlanmasın, yıkılmasın diye elinden? 

Kalbine kır düştüğü için büyümeden yaşlanma girdabına yakalanan, duyguları tahrip edildikçe kalbi ağlayan, gözleriyle ağlamayı isteyip de ağlayamayan gençliğin yüreğinden akan yürek yaşını kim eline bir mendil alıp da silecek? 

Kendisine acımayan bir dünya düzeninin karşısında kim acıyacak, merhamet edecek, kötülerin ve kötülüklerin ağına düşmekten koruyacak? Köşeye sıkıştırmadan, sorgulamadan, incitmeden savaş meydanından sağ selim çıkması için elinden sımsıkı kavrayıp tutacak? Her an yara alan ruhuna bir doktor edasıyla an be an merhem sürüp derman olacak? Yüreğine bulaşan kirleri merhametli sözleriyle temizleyecek? 

Yoksa bunca taarruzun ortasında her inatlaştığında, sorumluluktan kaçmaya çalıştığında, zorluk ve sıkıntıları şikâyetle karşıladığında; sözleriyle ilaç olması gerekirken anlık gafletlerine mahkûm eden; 

“Sen zaten hep kolaya kaçarsın!” “Aynı küçük bir bebek gibi davranıp sürekli sorumluluklarından kaçıyorsun!” “Sen geri zekâlı ahmağın birisin!” “Zaten şikâyetten başka bir şey bilmezsin ki!” “Bir gün olsun bir sıkıntıya katlandığını görmedim!” gibi sözleri bir mızrak gibi sürekli yüreğine saplayan, yargılayan, eleştiren, damgalayan ve daha sonra onlardan gelen öfke patlamalarını kendine konduramayan biz anne-babalar mı? 

Aslında tam da Allah Resulü (SAV)’nün 1400 yıl önce yaptığı bir tarifin üzerinde duruyoruz. Allah’ın Resulü (SAV) “Çocuk reyhandır! Yedi sene koklarsınız, bir yedi sene de onlar size hizmet eder. Ondan sonra ya dost olur ya da düşman” buyurmuştur. 

Yüce Rabbimiz insanı en güzel surette yaratmış ve kendi ruhundan üflemiştir. Çocuk ilk yedi sene aile tarafından sevilir, koklanır, hataları affedilir, görmezden gelinir. Sonraki yedi sene de annenin adeta yardımcısıdır. Bakkala gitmekten, evdeki işlere yardım etmekten gocunmaz. Fakat ergenlik dönemine geçiş olan on dört yaşına adım atınca işler değişir. Ergenliğin getirdiği değişimlerin oluşturduğu karmaşa ile bunca bozucu müdahalenin ve teknolojinin yaydığı zehrin taarruzu altında; ailesinin kendisiyle doğru bir iletişim kuramadığı gençler, aileyle çatışmalı ve onlara karşı kapalı hale gelir. Anlaşılmadıkları, sevilmedikleri, dışlandıkları düşüncelerini taşıdıklarından; aile ne kadar maddi imkân tanırsa tanısın onlarla geçinemezler ve doyumsuz bir kişiliğe bürünürler. 

Çünkü gençlerin asıl ihtiyacı olan şey aslında kendilerini yargılamadan, eleştirmeden, azarlamadan kafasındakileri paylaşabilecekleri, her ne olursa olsun saygın bir insanı dinler gibi kendilerini dinleyebilecekleri, sorunlarını paylaşabilecekleri, takıntılarını anlattıklarında saçmalık olarak değerlendirmek yerine teselli edecek, sözleriyle bunaltmak yerine rahatlatacak anne-babalarıdır. 

Beklediklerini ailelerden bulamayan gençler maalesef sosyal medyanın ağına takılıyor. Etraflarındakilerle yüz yüze iletişim kurmak yerine; gerek sosyal medyada gerekse cep telefonlarında devamlı yazmayı tercih ediyorlar. Ailesinin kendisiyle sağlıklı iletişim kuramadığı gençlerde bu durum hastalık derecesine ulaşmış bir halde. O yalancı dünyada fikirlerini, resim ve videoları paylaştıkça önemsendiklerini düşünüyorlar. Böylece gerçek yaşamla bağları zayıfladıkça ruhsal dirençleri de zayıflıyor ve psikolojik sorunların pençesine düşüyorlar. 

Çünkü gençlerin konuşma ve kendini ifade etme ihtiyacı yüz yüze ve ancak aile içinde karşılanabilir. 

Peki, bu kadar pislik yayan sosyal medya İslami şahsiyetler tarafından kullanılmamalı mıdır? 

İslami çalışmaları ve bulunduğu konum dolayısıyla daha fazla kitlelere ulaşmak ve karartmaların yapıldığı bu dönemde bilgiyi doğru ve en uygun bir şekilde vermek zorunda olan İslami şahsiyetlerin dışında; hiçbir Müslüman sırf vakit geçirmek, boş ve gereksiz muhabbet etmek için veya sırf yorum yapmış olmak için sosyal medyayı kullanmamalıdır. 

Çünkü bu hem vakit israfıdır, hem de sosyal medya ağları sataşmaların arasında kalınca ayarların bozulabildiği, İslami kimliğe yakışmayan sözlerin sarf edilebildiği bir alandır. Üstelik bir gencin paylaştığı bir takım görüşler içinde bulunduğu yapıyı da bağladığından; kendisini küçük düşürdüğü gibi içinde bulunduğu İslami yapıyı da küçük düşürecektir. 

Birçok Müslüman, sosyal paylaşım sitelerinde içinde bulunduğu yapının amblemini kullanarak maalesef paylaştığı şahsi fikirlerinden dolayı yapısını küçük düşürüyor. Acaba içinde bulunduğu yapı kendisiyle her konuda aynı fikirde midir? Aynı bilgi, bakış açısı ve potansiyele mi sahiptir? Bu durum çok büyük bir vebaldir. Sosyal medya kullanıcılarının fikirleri kendilerini bağladığı için üyesi oldukları hiçbir derneğin, kurumun, oluşumun ve partinin amblemini asla kullanmamalıdırlar. 

Üstelik bir Müslümanın gereksiz yere sosyal medyayı kullanmaması İslam’ın ve Müslümanların faydasına olacaktır. Kullanması gereken kimseler de ayarlı, İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmeyecek, Müslümanlar arasındaki tefrika ateşine odun taşımayacak şekilde kullanmaya dikkat etmelidir. Aksi taktirde birçok kazanım ve diyalogların kaybına sebep olabilecek ve yine İslam alemi arasındaki fitne ateşine bir odun da kendisi atmış olacaktır. Yapılan her sivri çıkış İslami yapıyı yıpratacaktır. Farklı mezhep ve yapılarda olan Müslümanlar her ne sebeple olursa olsun Sosyal Medya üzerinden eleştirilmemelidir. Birileri nezaketi elden bıraksa dahi şahsiyet sahibi bir Müslümanın hakaret yağdırması, ağzını bozması İslam’a ve Müslümana vereceği en büyük zararlardan biridir. 

Konumuz olan gençlerin gereksiz yere ve haddinden fazla sosyal medya ağlarına takılması konusuna yeniden dönecek olursak; 

Anlaşılmadığını düşünen ve bu nedenden dolayı ruh dünyasında yıkım hissi oluşan gençler; çevresindeki insanlarla kurulan ilişkiler ağının dışında kalıyorlar. Böylece dış dünyaya kapalı, kendilerini anlatmak zorunda olmadıkları ve anlattıklarındaysa kendileriyle yüzleşmek zorunda kalmadıkları ilişki ağları aramaya başlıyorlar. 

İşte sosyal medya ağına kendisini kaptıran gençler; kendi sayfalarında verdikleri pozlarla, paylaşımlarla kendilerini ispatlamaya çalışıyorlar. Değerli ve kayda değer bir insan olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Paylaşımları beğenildikçe o sanal dünyada değer görüldükleri inancını yenileyip; daha fazla bağlanıyorlar. 

Gençler kendi kişiliklerini yansıtmadıklarından (çünkü yüz yüze olmayan bir iletişimde kişilik asla tam olarak yansıtılamaz); kendi kendilerini yansıtmak istedikleri gibi yansıtmaya başlıyorlar. Yalancı ilişkiler, yalancı kişilikler ağı haline geliyor. 

Yine sosyal medya ağı kişinin kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmadığı bir alanda var olma çabasıdır. Üstelik bedelsiz arkadaşlıklar için de en uygun ilişki biçimidir. Bu ağa takılan gençler gün geçtikçe toplumda daha fazla yalnızlaşıyor, duyguları daha fazla tahrip oluyor. 

Peki, bu gençleri sosyal medya ağlarının, uzun uzun cep telefonu konuşmalarının, mesajlaşmaların, bilgisayar oyunlarının arasından nasıl çekip kurtaracağız? 

Bizler bazen gereksiz meselelere kafa yorduk da; birbirimizin ve evlatlarımızın “kalp ve ruh dünyasını doyurmayı” bunca manevi saldırının arasında kaldıkları halde gözümüzde küçük bir meseleymiş gibi görüp, bedelini hesap etmeden ihmal eder hale geldik. 

Ergenliğin getirdiği bunalımla karmaşa yaşayan gençlerimizin ve ailemizin diğer fertlerinin konuşma, paylaşma, kendisini ifade etme gibi isteklerini gerçekleştirmelerine yardımcı olup; kalp ve ruh dünyalarını sakinleştirmeli, onlarla rahatlatacak bir şekilde konuşmalıyız. Aksi taktirde onları bastırıp, susturup, azarlayarak yalnızlaştırmış; kötü arkadaşların ve zehir kusan teknolojinin kölesi olmalarına zemin hazırlamış oluruz. 

Peki, tüm aile fertleriyle ve özelde gençlerle iletişimde nelere dikkat etmeliyiz? 

1- Ailemizin hiçbir ferdine karşı yargılayıcı, eleştirici, damgalayıcı sözler (yukarıda ifade ettiğimiz gibi sözler) söylememeliyiz. Bu sözler kişide itilmişlik duygularının oluşmasına neden olur. Bu tür ifadeleri kullanmayı alışkanlık haline getiren ailelerde çocuklar ve gençler kendilerini haksızlığa uğramış ve çaresiz hisseder. Tepkilerini çok ağır ve öfkeyle karışık gösterirler. Özellikle damgalamanın (bir yanlışıyla tanımlama, sürekli o yanlışıyla gündeme getirme), çocukların ve gençlerin ruhuna verdiği zarar çok büyüktür. Kim sürekli bir yanlışıyla gündeme gelmek ve onunla tanımlanmak ve o yanlışa mahkûm olmayı ister ki? İnsanın içini acıtan bu davranışı birbirimize göstermemeliyiz. 

2- Birbirimizi sorularla sıkıştırılmamalı, tecessüs yapmamalı ve suizanda bulunmamalıyız. 

“Neden sen öyle yaptın, peki ya o sana ne söyledi?” “Yine kalın giyinmedin değil mi, o yüzden hastalandın?” “Neden doğru düzgün oyun oynamayı beceremiyorsun?” “Kardeşine bakmadın değil mi, ondan düştü, beceriksiz?” 

Bu tür soru sorma şekillerinde sıkıştırma ve önyargı hâkimdir. Özellikle ailesine bir şeyler anlatırken bu tip sorularla karşılaşan çocuklar ve gençler endişeye kapılırlar. Anlattıklarına anlatacaklarına pişman olurlar. “Başımdan geçen bir şeyi paylaşayım” derken köşeye sıkıştırıldıklarından endişeye kapılıp, savunmaya geçebilir, hatta yalan dahi söyleyebilirler. Böylece bağlar kopar, kişi kendi iç dünyasıyla ve ailesiyle kavgalı hale gelir. 

3- Konuşulanlarda veya davranışlarda art niyet aramamalı, tahlil edip; tanı koymamalıyız. 

“Aslında ben senin ne demeye çalıştığını iyi anladın.” “Senin neden böyle yaptığını ben çok iyi biliyorum.” “Aslında senin derdin başka, kavga çıkartmak istiyorsun.” “Tüm bunları beni sinirlendirmek için yapıyorsun” gibi söylemler çocuklarda ve gençlerde aileleri tarafından hiçbir zaman anlaşılmadıkları ve anlaşılamayacakları düşüncelerini doğurur. Ailesi tarafından sürekli art niyet aranan bireyler kişilik bozuklukları ve dengesizlikler yaşarlar. Kendisine olan saygılarını yitirdikleri için özgüvenlerini kaybederler. 

4- Aile bireyleri bir sorun veya sıkıntılarını paylaştıklarında daha ne anlattıklarını tam olarak dinlemeden ve anlamaya çalışmadan “Aldırma, boş ver” “Üzülme, olur böyle şeyler” “Başka şeylerden bahsedelim, aldırma geçer” gibi teselli edici sözler kullanmak onların içinde bulunduğu durumu anlamayıp geçiştirdiğimiz manasına gelir. Teselli etmeye başlamadan önce duyduğumuzu, anladığımızı ifade etmeli ve yol göstererek teselli vermeye çalışmalıyız. 

Sözleri tam olarak duyulup anlaşılmadan teselli edilmeye çalışılan kişi önemsenmemiş veya tam olarak dinlenilmemiş olmaktan dolayı kızgınlık duyar. Dinlenilmeden verilen teselli mesajları, konuşan kişide sorunun küçümsendiği duygusu da oluşturabilir. 

Dinlemek ve konuşmak iletişimin en temel iki öğesidir. Bunlar uygun zamanlamayla kullanıldığında hem konuştuğumuz kişiyi anlarız, hem de kendimizi doğru ifade ederiz. Doğru iletişim yöntemlerini bilmek kendimizi doğru ifade etmede önemli bir kriterdir. 

Acaba hangimizin gören bir bakışa, duyan bir kulağa ihtiyacı yoktur ki? Onun için iyi bir dinleyici olup olmadığımızı tahlil etmekle işe başlayabiliriz. Kendimizi konuştuğumuzda rahat hissettiğimiz ve bir sorun olduğunda geçiştirmek yerine bizi anladığını düşündüğümüz kişiyi gözümüzün önüne bir getirelim. Onun hangi özelliği bizi rahatlatıyor? Bizi anladığını hangi ifadelerinden anlıyoruz? İyi bir dinleyici olması, anlamaya çalışması, sorularla köşeye sıkıştırmaması, “ama” larla devam etmemesi değil mi? O halde bizler de öncelikle evimizin içindekileri rahatlatacak şekilde konuşmayı öğrenerek ve eğer ilişkilere zarar veren davranışlarımız varsa onları tamir etmeye çalışmakla işe başlayalım inşallah. 




  

Yorumlar