Hataları kusurları örten olmak

İlim İrfan

  /   971   /   09 Temmuz 2019, Salı

Diyanet dergisi
 Yazdır

Kendi günahlarıyla meşgul olmak, hesap günü gelmeden kendi terazisinde kendini tartmak… Kınanacak, yargılanacak, değiştirilecek, düzeltilecek davranışlarının olduğunu görebilmek ve gereğini yapabilmek… Herkesten önce kendini hesaba çekmek, ahiret yurdu için heybesini azıkla doldurmak… Hikmetle hareket eden insanların sahip olduğu bu meziyet, onları herkesten çok kendi nefis terbiyeleri ile meşgul olmaya davet eder.

  

İnsan, varlıkların en şereflisi, Allah’ın (c.c.) yer yeryüzündeki halifesi, emanetin yüklenicisidir. En güzel biçimde yaratılan insanın diğer varlıklar karşısındaki bu ayrıcalıklı konumu bir yana, bir varlığın düşebileceği en aşağı noktaya her an düşme ihtimalinin de olması, potansiyelinin dikkat çeken diğer bir yönüne işaret etmektedir. Aceleciliği, unutkanlığı, kıskançlığı ve benzeri başka özellikleri ile hata yapmaması imkânsızdır esasında.

Ne kadar özenle atsak da adımlarımızı, ayaklarımız birbirine dolaşıp tökezlememiz ve hatta düşmemiz olasıdır. Yürüdüğümüz yollara geri dönüp baktığımızda aştığımız engeller ne kadar büyük olsa da her an küçük bir taşa takılıp düşebiliriz. Ne geride bıraktığı zorluklara bakarak kibirlenmek ne de tökezleyen adımlarından umutsuzluğa düşmek yakışır insanoğluna. Bize düşen hatalarımızdan ders çıkararak yürüyüşümüzü sürdürmektir doğru yolda…

Kendi günahlarıyla meşgul olmak, hesap günü gelmeden kendi terazisinde kendini tartmak… Kınanacak, yargılanacak, değiştirilecek, düzeltilecek davranışlarının olduğunu görebilmek ve gereğini yapabilmek… Herkesten önce kendini hesaba çekmek, ahiret yurdu için heybesini azıkla doldurmak… Hikmetle hareket eden insanların sahip olduğu bu meziyet, onları herkesten çok kendi nefis terbiyeleri ile meşgul olmaya davet eder.

Ancak dikkatini ve enerjisini birilerinin ayıplarının hesabını tutmak için harcadığında insanın kendi hataları görünmez olmakta nazarında. Başkalarının kusurlarıyla çok meşgul olmak, insanı kendi hatalarını görüp düzeltme sorumluluğundan alıkoymakta. Hatalarını göremediği için kendini kusursuz sanan ve sanal bir memnuniyet yaşayan insan için yaşanan olumsuzluklardan dolayı suçlayacak birini bulmak zor olmamakta… Birilerinin ayıplarından haberdar olmak ne fayda verebilir ki insana? Gönlünü, zihnini karartmaktan başka… Unutmamak lazımdır ki şeytanın, insanı sırat-ı müstakimden alıkoymak için yaptığı hilelerden biri de onu oyalamasıdır başkalarının hatalarıyla…

Gözünü ve gönlünü günahlardan alıp güzelliklere çevirmelidir insan. Ancak bu şekilde hayatındaki nimetlerin farkına varacak ve mutluluğu tadacaktır. Dikenlerinden şikâyet etmeden gülün güzelliğini takdir edebilecek, kokusunu içine çekebilecektir. Sahip olduklarının kıymetini bilecek, hatalarına rağmen çevresindekilere kucak açabilecektir. Aksi hâlde, Mevlana’nın “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.” sözüyle ifade ettiği gibi dostlarının kusurlarını hoş göremeyen insan, etrafındakileri birer birer eksilterek sofrasındaki aşını yalnızlıkla paylaşmaya mahkûm olacaktır.

Diğer yandan konuya ayıpları araştırılan kişi açısından baktığımızda bu davranışın ona da bir fayda vermediğini görmekteyiz. “Müslümanların ayıplarını ve gizli hâllerini araştırmaya kalkışırsan onların ahlakını bozarsın ya da onları birbirine düşürmeye yaklaştırmış olursun.” (Riyâzü’s-sâlihîn, III, 154). Hadis-i şerifte de işaret edildiği gibi kusurların araştırılması insanların aralarını bozmakta, ilişkileri yaralamaktadır. Ayrıca hatalarının takip edildiğini düşünen insan, çevresine karşı büyük bir güvensizlik duymakta ve kusurlarını gizlemek için yeni hatalar yapmaktadır. Günahları yüzüne vurulan kişi, eleştirilerden kurtulmak için kendi kişiliğini maskelemek zorunda hissetmektedir. Üzerinde hissettiği baskı nedeniyle benliğini yansıtmaktan çekinmekte, sahte bir kimliğe bürünmektedir. Böylece Peygamberimizin (s.a.s.) de ifade ettiği gibi kişinin yaratılışı ifsat olmaktadır.

Günahların afişe edilmesi, yalnız kişinin değil, toplumun da ahlakının bozulmasına yol açmaktadır. Ayıpların dilden dile dolaştırılması, ilk başta ne kadar infial uyandırsa da zamanla bu ayıplara dillerin, kulakların, gözlerin alıştığını ve toplum nezdinde günahların normalleşmeye başladığını görmekteyiz. Ortalığa saçılan ayıplar, başka insanların nefislerini kışkırtan kıvılcımlar olabilmekte, niyeti olup cesareti olmayanları da batıl yollara yüreklendirebilmektedir. Hataların deşifre edilip manşetlere taşınması, insanların birbirlerini potansiyel suçlu olarak görmelerine de yol açmaktadır. Fertler arasındaki ilişkinin temeli olan güven sarsılmakta, ilişkiler zayıflamakta, insanlar daha dar çevrelere hapsolmaktadır.

Zaman zaman yetişkinlerin, özellikle çocuk ve gençleri topluluk içinde eleştirdiklerine şahit olmaktayız. Ancak bu yolla yapılan uyarılar, çocuk ve gençlerin özgüvenlerinin zedelenmesine yol açmakta, gönüllerini kırmaktadır. Ahlaki gelişimini henüz nihayete erdirme konumunda olmayan genç insanların küçük hatalarının görmezden gelinmesi, güzel davranışlarının takdir edilmesi, hatalarını düzeltmesi için sabır gösterilmesi ve şefkatle muamele edilmesi fıtratlarındaki iyilikleri keşfetmelerine yardımcı olacaktır. Bu hususta Peygamberimizin (s.a.s.), hata sahibinin ismini topluluk içinde telaffuz etmeden, genel ifadeler kullanarak sahabeyi uyardığını hatırlamak gerekir. Oysa biz, çoğu kez, yüzüne çarptığımız hatalarla insanı eğittiğimizi düşünürüz. Niyetimiz ne kadar halis olsa da o kişiye yaşattığımız utanç, kırgınlık ve üzüntü sebebiyle aramızdaki iletişim kanallarını tıkamış oluruz. Nasihatlerimizin karşı tarafın gönlüne ulaşması çok zordur bu noktadan sonra. Hatta böylesi sert bir yolla insanın hatasını düzeltmesinden çok hatasında diretmesinin sebebi olmamız mümkündür.

Hataları mahremidir bireyin; bilinmesinden rahatsızlık duyduğu, çoğunlukla en yakınlarının dahi haberdar olmasını istemediği… Kişinin mahrem alanına izni olmadan dâhil olmamak, insana saygının bir gereği ve "Birbirinizin gizliliklerini (kusurlarını ve mahremiyetlerini) araştırmayın…" (Hucurât, 49/12) ayetinden açıkça anlaşıldığı üzere hem insani hem de dinî bir görevdir.

Elbette Müslüman’ın vazifesinin ayıpları araştırmamakla bittiğini söylersek Müslüman duyarlılığını eksik ifade etmiş oluruz. Müslüman, aynı zamanda din kardeşlerinin hatalarını bir gece gibi setretmekle de mükellef tutulmuştur. Kardeşlerimizin hatalarını ortalığa saçıp dökmediğimiz gibi, bir başkasının da bunu yapmaması için çaba göstermek de yazılıdır kardeşlik hukukumuzda. Böylece hataları sebebiyle hem dostlarımız için bir sıkıntı hem de düşmanlarımız için eğlence vesilesi olmaktan koruruz kardeşimizi. Mümin kardeşimizin günahlarını örtmemiz, Müslüman toplumun imajını da korumaktır başka bir anlamda. Bugün bazı Müslümanların işlediği hataların dinimize ve tüm Müslümanlara mal edildiğine, bu yolla hak dinimizin nasıl karalandığına üzülerek şahitlik etmekteyiz. Kendimize içtenlikle şu soruyu sormak zorundayız: “Tüm kabahat bu Müslümanlarda mı, bu vaziyetin ortaya çıkmasında diğer Müslümanların sorumluluğu yok mu?”

Peygamberimizin, “Müslüman, Müslüman’ın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşman eline vermez (himaye eder). Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Her kim de bir Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse Allah da onun (bu iyiliği sayesinde) kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Her kim dünyada bir Müslüman’ın ayıbını örterse Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” (Müslim, Birr, 18) hadisinde belirttiği gibi Müslüman kardeşlerimizin aralarındaki ihtilafların azaltılması, birlik ve beraberliklerinin sağlanması için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirip getirmediğimizin muhasebesini yapmalıyız.

Kusurları örtmek hususunda yanlış anlamalara engel olmak için önemli bir noktanın altını çizmek durumundayız. Hataları örtmekten murat, zulüm ve haksızlıklara sessiz kalmak değildir. Elbette Peygamberimizin “Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle tavır koysun. Bu ise en azından yapılması gerekendir.” (Müslim, Îmân, 78) hadisinde ifade ettiği gibi kötülüklere seyirci kalmamak ve gücümüz nispetinde kardeşlerimizin hatalarını düzeltmelerine katkı sunmak, birbirimize karşı görevlerimizdendir. Peygamberimizin şu hadisinden de anlaşıldığı üzere, kardeşlerimizi içine düştükleri gafletten uyandırmak, onları yürüdükleri yanlış yoldan döndürmek de hataları örtmek kapsamında değerlendirilmelidir: “Resulüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: ‘Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.’ Bir adam: ‘Ya Resulallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim ama zalimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?’ dedi. Peygamberimiz: ‘Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir.’ buyurdu.” (Buhârî, Mezâlim, 4)

Nitekim Kur’an-ı Kerim’in “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır." (Âl-i İmrân, 3/104) buyruğu, dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen Müslüman bir toplum içinde, iyiliği emredip kötülükten sakındıran insanların olması zaruretine yöneliktir. “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…” (Nahl, 16/125) ayetinde ifade edildiği gibi bu uyarı ve davetin güzel bir üslupla yapılması önem arz etmektedir. Ancak böylesi bir davet ve uyarı, hatalarımızın azalmasına katkı sunacaktır.

Sibel Kandemir

  

Yorumlar