Kadınlarımız Kafe'ye hazır

Şifa Bahçesi - Popüler Haber

  /   626   /   30 Ağustos 2014, Cumartesi

AkODER
 Yazdır

Bu nedenle de bir lokanta gibi oturup kalınacağını düşündürmeyen bir tür “hafif oturma” vaat eden kafeleri benimsemeye başladık, benimsedik. Kafeler de bu uğramaları sürekli kılacak bir cazibe için birbiriyle yarışmaya başladı.

Son dönemlerde bayanların Kafe'ye gitme ve kafe alışkanlıklarında yaşanan artış üzerine güzel bir değerlendirme

  

Kadınlar ve kafeler

Mahremiyet kabullerindeki değişimin kadınların kamusal alandaki varlığı, hal ve hareketleri, giyim kuşamları, muaşeret ifadeleri üzerinden konuşulması, cins olarak kamusal alana yabancılıklarının –kamusal hesaba katılmamışlıklarının- sebep olduğu muaşeret eksikliğiyle açıklanabilir. Özel alana, eve yoğunlaşan hayat/tarzı, özel alanın imkânlarının kamusal alana aktarılması süreçlerinde daralmaya maruz kaldı. “Cinnet üretmeye başlayan evler” diye yazmıştım 1991’de, Modernizmin Evsizliği Ailenin Gerekliliği” kitabında. Daralan evlerin temizliği gibi misafir kabulü de bir karmaşa yaşamak anlamına çekilir oldu. Sadece servisten kaçınmak, sadece hava değiştirmek değil evden kendini dışarı atma sebebi. “Mahremiyet kamusal alanı istila etti, fethetti, sömürgeleştirdi” diye yazıyor ya Baumann.

Küçükyalı’da ailece yerleştiğimiz 1973 yılında kadınlar hamamı vardı, hemen yakında Bostancı’da da kadınlara mahsus bir havuz. Semtin kadınları hamam sefaları yanı sıra havuza da gitmekte yarışırlardı. Orta halli, genellikle dindar kadınlar için o yıllarda özel bir plaj hayal bile edilemezdi. İlk kadın plajlarından biri 1990’ların ikinci yarısında Esenköy’de açıldı ve medyada her zaman bir asparagas ve gizli kayıtlar yoluyla “hırsızlama” yayıncılık malzemesi oldu. “Kapatılsın, kapatılsın!” Peki, o plaja giden dindar, kemik erimesinden muzdarip, hasta, yaşlı kadınlar nereye gitmeliydi?

Aradan geçen otuz yıl içinde, 2000’li yılların başlarından itibaren kadınlar dışarıda daha farklı toplanma mekânlarının arayışına düştüler. Bunun tek açıklamasının refah düzeylerindeki görece iyileşme olduğu kanısında değilim doğrusu. Gün içinde televizyon seyretme saatlerinin artışının kadınları farkına varmaksızın bir bezginliğe düşürdüğü geliyor aklıma. Bir ekran yorgunluğu yaşıyoruz toplum olarak, giderek daha zor şaşırıyor, daha hevessizce yoğunlaşıyoruz ekranda gösterilene. Arz ve talep birbirini teşvik ediyor. Kadınlar talep ettikçe toplanma/ağırlama mekânları da hızla artıyor. Eskiden çay bahçelerine niye gidilirse kafelere de aynı sebeple gidiliyor. Biriyle kısa bir buluşma, geçiş oturması, aylak bir şekilde oturup yoldan geçenleri izlemek, evdeki şartların mesafeli misafiri kabule uygun olmaması… Torununu gezdirmekle mükellef dede ve nineler de kafelerde mola vermeyi seviyor gözlemlediğim kadarıyla. Eskiden apartmanın arka bahçesine bir küçük masa atarak ikinci çayı içen kadınlar şimdi kafelerde buluşuyorlar.

Kadınlar beş çayını artık caddeye açılan, deniz gören, yeşil manzarası olan bir kafede içmek istiyor, bunun için sözleşiyorlar. Altın günleri gibi apartman toplantılarının da bir kafede düzenlenmesi yeğ tutuluyor. İş görüşmesi, fikir teatisi için de uğrak yeri kafeler; biri şehrin bir ucundan, diğeri bir ucundan geliyor, ortada buluşuluyor. Hazırlanma üşengeçliği sebebiyle ertelenen görüşme için de kafe adresi bir çözüm yolu oluyor. Öyle ya ilişkilerimiz artık eskisinden daha karmaşık. Mahallemiz şehrin dört bir tarafına değil, dünyanın dört bir tarafında savruldu. Çoğumuz zamandan kazanmak için kafelere uğruyoruz, bir hayli karmaşık hale gelen sorumluluklarımızın hepsinin birden üstesinden gelmeye çalıştığımız için. Her şeyden haberdarız, her yere yetişmeye çalışıyoruz, bir akışın ucuna veya ortasına ekleniyoruz, uğramalarla yol alıyor, kesişmeleri önemsiyoruz. Bu nedenle de bir lokanta gibi oturup kalınacağını düşündürmeyen bir tür “hafif oturma” vaat eden kafeleri benimsemeye başladık, benimsedik. Kafeler de bu uğramaları sürekli kılacak bir cazibe için birbiriyle yarışmaya başladı. Ev yemekleri, vegan mutfak, müşterinin servise katılması… Orada bir taraftan kendimizi evimizde gibi duyacak, diğer taraftan istediğimiz anda herhangi bir tedirginliğe kapılmadan kalkıp gidebileceğimizi bileceğiz.

Türkiyeli kimi feminist eylemciler 1980’lerde kahve basma eylemleri düzenlemişlerdi. “Erkek erkeğe kahveler” eleştiri konusuydu. Bunun yapıcı veya yapısökümcü bir anlamı olduğunu hiç düşünmedim. “Erkek erkeğe kahve” nihai planda erkeğin evdeki sürgünlüğü anlamına da geliyor. Kahvehane müdavimi zaman içinde ev hayatından eksiliyor ve günün birinde eve yerleşmek istediğinde adeta mülteci muamelesi görebiliyor. Mekânlar ayrı veya karma halde tasarlanabilir. Her biri bir temayülü veya ihtiyacı yansıtır. Benim gibi nargile ve sigara dumanıyla başı hoş olmayanların gidebileceği kafeler eksik değil. Yukarıda yazdığım gibi temel mesele evin mahrem olanı korumakta zorlanan anlam daralması ve bu kamusal mekanlara da yansıyor, onları müşterinin beklentilerine göre yeniden biçimlenmeye mecbur ediyor. Mahalle semt içinde kaybolurken sokak arasındaki “Muhabbet Salonu” isimli pastane de alelacele adını değiştirerek “kafe” ifadesi kazanmaya çalışıyor.

Bazen bir metinden bazen bir kürsüden mütedeyyin kızların At Pazarı kafeleri misali mekanlarda görünmesine dönük eleştiriler duyuluyor. Kadınların çay bahçesi/kahve sefası Osmanlı döneminde de eksik değilmiş oysa, İstanbul’un tepelerindeki seyir mekânlarında kadınlara özel yerler ayrılırmış. Cemal Kafadar’la yapılan bir söyleşide Osmanlı kahvehaneleri üzerine çarpıcı paragraflar okumuştum, ancak kahvelerde kadınlara ayrılan yer konusunda bir bilgi olduğunu hatırlamıyorum şimdi. Oral Çalışlar konuya ilişkin bir yazısında yazısında Semih Mümtaz S.’nin “Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler” kitabından ilginç paragraflar aktarıyordu. (Semih Mümtaz S, yayıncısı Hilmi Kitabevi. Basım tarihi 1946.) Semih Mümtaz S. çocukluğunda II. Abdülhamit’in sarayında yaşamış. Saraydaki gündelik hayat üzerine ilginç gözlemlere sahip olduğu gibi dönemin konakları, mesire yerlerini çevreleyen toplumsal hayatı üzerine de ilginç bilgiler aktarmış kitabında. “Çamlıca ve suları” başlıklı bölümde Kısıklı Yolu üzerindeki ‘Hanımseti’nde bulunan bir kahvehanede, seyir için o tarafa gelen kadınlara ayrılmış kafesli yerler olduğunu anlatıyor. İsteyenler yerlere serili hasırlar veya ufak alçak iskemlelerde otururlar, uzanırlar, mevsimin yemişlerini yerler, sonra çay ve kahvehanelerin içerlermiş. Yazar burada saz çalarken, bazı kadınların nargile içtiklerini gördüğünü de kaydetmiş. (Oral Çalışlar, “Kahvede nargile içen kadınlar”, Radikal, 29 Temmuz 2014)

Demek ki İstanbullu kadınların nargileyle ilişkisi nevzuhur icatlardan değil. Bir Ramazan gecesi katıldığım Çamlıca mekânlarından birindeki eş dost iftarından başka bir grup tarafından düzenlenen bir sahur programına davet edilmiştim. İki mekân arasından geçerken boğaza nazır bir kahvehaneye uğradık. Çay, nargile, kahve, manzara, seyir; değişen tek şey belki aradaki kafeslerin kaldırılması. Mütedeyyin kesimin devam ettiği bir kahve veya kafeymiş. Sayıca az olan kadınların çoğu başörtülüydü. Bunun anlamı, kadınların evin fonksiyonlarına yükledikleri rollerle etkileşim içinde kamusal taleplerinde bir değişme yaşandığı. Gerçi evlerdeki selamlık mekanları da kamusala açılmadı mı? Evler eski evler değil, kahveler de değişti ama değişmeyen şeyler var: Ramazan iftarlarının deniz kenarındaki çimlik alanlarda yapılması konusunda olsun, Çamlıca tepelerindeki mekânlarda şerbet ve nargile eşliğinde boğazın seyrine oturulması konusunda olsun İstanbul şehri tabiatından kaynaklanan bir sürekliliğe yönlendiriyor. Söz konusu değişimi tartışırken ihmal etmememiz gereken soru değişen özel alan-kamusal alan dengesinin üretken ya da tüketici olma temayülünü ne ölçüde etkilediği.

Öğrencilik yıllarımda Beşiktaş’ta denizin hemen kenarında bulunan Barbaros Kafeterya, üniversite binasına yakınlığı nedeniyle başlıca uğrama mekânımdı. Aklım “dava” alakası nedeniyle Beyazıt’taki Beyaz Saray toplanmalarında, Küllük’te olurdu. Varoluşçu yazarları okuduğum dönemde Sartre’ın, Simone de Beauvoire’ın, Camus’nun vakit geçirdiği Montparnasse Bulvarı’ndaki kafelerin yazı enerjisini nasıl etkilediği üzerine düşünürdüm. Edebiyat bu anlamda merak uyandıran bir etkiye sahip oluyor. Tahar Ben Jellou’un Beckett’le Genet’i bir araya getirdiği Tanca’daki Hafa Kafesi nasıl bir mekan acaba? Tahran’da, Mir Damat Bulvarı’ndaki Şehir Pasajı’nın üst katındaki Sanatçılar Kafesi’nde buluşurduk bazen arkadaşlarımla. Niye “Sanatçılar Kafesi”ydi adı, bilmiyorum. Otantik eşyalarla tefrişi bunun sebebiymiş gibi görünüyor. Yoksa, sanatçıların girip çıktığını düşünmek gerek. Hoş bu imkansız değil, konumu elverişli. Kafebir ırmağın yanında uzayıp giden pasajın ve bulvarın seslerine açık.

Eve girmekle çıkmak arasındaki mesafe şehrin temposunda caydırıcı oluyor. Kafe hem doğrudan bir adres hem de gelip geçerken uğramanın kolaylaştıran mekânı.

Eğer nargile buharı varsa bir kafede uzun süre oturamıyorum. Konya’da yeni açılan bir kahvehanede bir saat kadar oturmaya ancak aylar sonra görüştüğüm dostların sohbeti hatırına katlanabilmiştim. Bu yüzden Üsküdar’daki Nebiye Arı ile Seda Aydoğmuş’un çalıştırdığı, Ramazan’da bir iftar programına katıldığım “Demlik Kafe” servisindeki özen ve içtenliğiyle bana yakın geliyor.(Yazıya ek olarak Demlik Kafe üzerine Nebiye Arı ile yaptığım küçük bir söyleşiyi de okuyacaksınız.) Kendi kimliğinin altını çizmeye çalışan kafe etkinliklerle var oluyor. Kadıköy Yel Değirmeni’ndeki Komşu Kafe Kolektifi’ni Duygu Durgun Köseoğlu’nun bir yazısıyla tanıdım. Yiyeceğini kendin hazırlıyorsun o mekanda, fiyatını da kendin belirliyorsun. Fazladan bir çaba istiyor tabii, buna karşılık dayanışma değerini öne çıkarıyor. Benzeri bir kafe Tarlabaşı’nda üç yıl önce açılmıştı.

Kitaplı, söyleşili bir kafe açma hayali kadınlara çok sıcak geliyor. Twitter’da kadınların kafelere gösterdiği ilgiden söz ettiğimde birçok kadın kafe oturmaları ile kitap okurluğu arasında bağ kurdu ve kitap okumaya izin veren bir atmosferi olan kafelere gitmeyi yeğlediklerini belirtti.www.sabitfikir.com  “Kafelerde Okumak” başlığıyla bir dosya yayımlamıştı; kitabı merkeze koyan kafe sayısı hiç az değil İstanbulda. Kafede yazmayı tercih eden kadın yazarlar var. Bu açıdan bir kafe aylaklığın mekânı olabileceği gibi çalışmaya da çağırıyor olabilir. Evinin şartlarını aylaklık gerekçesi olarak öne süren kafe şartlarında da aylaklığını korumanın bahanelerini icat edecektir. Bir metnin hatırına evin seslerinden kafeye kaçanın başka bir metnin hatırına eve dönmek istemesi de şaşırtıcı olmaz.

Ben kafede yazı yazmayı hiç denemedim. Bazen mecbur kalarak notlar aldığım oldu. Çalışmam her zaman başka bağlantılarla iç içe yürüyor. Bir kitaba bakmam, bir dosyayı karıştırmam gerekiyor. Bir kafeyi cazip kılan –henüz kanıksamadığım için dikkatimi dağıtabilecek- seslerin, manzaraların, arka bahçelerin, iç avluların, yapay şelaleden gelen su sesinin, tabloların, mekanı kendine özgü kılmaya dönük tefrişin hatta ne olursa olsun orada oturmak için belirlenmiş süreyle ilgili sıkıntının metne yoğunlaşmama izin vereceğini sanmıyorum. Bu seslerden ve manzaradan yoksunlukta ise kafelerle ilişkim buluşma, görüşme amaçlı uğramalardan ibaret kalıyor.

NEBİYE ARI İLE “DEMLİK KAFE” ÜZERİNE

Sevgili Nebiye, bir kafe açma fikri nereden doğdu?

-Açıkçası ben öğrenciyken de niyetlenmiş fakat son aşamada açma cesaretini kendimde bulamamıştım. Kafeyi açarken öncelikli amacım ticaret yapma ve meslek sahibi olma isteğiydi, fakat gerisinde elbette(başörtüsü sorunu gelecek hayallerimi değiştirmişken) kimliğimi yitirmeden, harama bulaşmadan ve bir kadın olarak ne yapabilirim sorusunun cevabı da vardı.

Seda ile birlikte kafeyi açarken hem pahalı olmayan çay satmak hem de bu mekanı faydalı bir şekilde kullanmak niyetini taşıyorduk. O sebeple Rumeysa ile müzik dinletileri gibi, Yıldız ablanın kendi hikayesini okuması gibi, Lezgin ile kitap mezatı gibi bir çok şey mekanı bizim kılan etkinlikler oldu.

Kafeyi açarken dostlarımızdan arkadaşlarımızdan borç  alarak açtık, çünkü (başlangıçta) iki genç kadın olarak herhangi bir sermayemiz de yoktu. Dostlarım çok yardımcı oldular, kimi pencerelere macun sürerken cilalarken, kimisi boya yaparken, kimisi temizliğine, kimisi dekorasyonuna yardımcı oldu. Kadın olmanın zorluğu herkesin sizi kazıklamak istemesiyle, bu işten anlamazsınız sözleriyle bir nebze bizi etkiledi. Bir dönem dürüst esnaf kalmamış mı diye sorarken sonra ilk iş benden olsun siz yeni iş yeri açıyorsunuz diyen komşu dükkandaki elektrikçi abiyle tanışınca  tekrar umutlandık.

Kafenin hanımlar tarafından açılması konusunda ne gibi tepkiler aldınız?

Çok fazla olumsuz tepki almadık. Genelde kadınların çalıştırdığı bir yer olduğunu duyanlar daha güvenerek gelindiğini vs söylediler.

Müşterilerimiz hem kadınlardan hem erkeklerden oluşuyor. Birbirinden daha fazla diyebileceğim bir orandan söz edemem belirgin olarak ama erkekler kalabalık gruplar halinde geliyorlar genelde.

Açarken müşteriyi de servise katmayı düşündünüz mü?

Müşterilerden bize alışanlar ve arkadaşlarımız kendileri kalkıp içeceklerini alabiliyorlar, Seda ile ben de bunu teşvik ediyoruz zaten. Müşterilerden genelde duyduğumuz söz ‘burası ev gibi, ev rahatlığında’ oluyor.

30 Ağustos 2014/Cihan Aktaş

  

Yorumlar