Kürtaj; Cinayettir

Halis Bilgi - Popüler Haber

  /   587   /   02 Haziran 2014, Pazartesi

 Yazdır
Ağaç kesilmesine karşı eylem yapanlar, hayvan hakları için gösteri düzenleyenler insanın diri diri öldürülmesi olan kürtaj konusunda suskun

  Dr. Betül Nefise İnal

 
"Kadının İntiharı, Bebeklerin Katliâmı": Kürtaj

 

Dilimize “kürtaj” olarak yerleşmiş, aslı “küretaj” olan kelimenin mânâsı; “kazımak”olup, rahim içindeki dokunun birtakım âletlerle kazınarak alınması mânâsına gelmektedir.

Kazınan doku, hâmilelik ürünü olabileceği gibi, biyopsi ya da tedavi amaçlı alınan doku da olabilir. Ancak genel olarak kürtaj denildiğinde anlaşılan, rahim içindeki hâmileliğin vakumlu enjektörle veya keskin küretlerle kazınarak tahliyesidir.

Kesinlikle bir doğum kontrol yöntemi olmayan kürtaj, pek çok kişi tarafından bu şekilde anlaşılıp uygulanmaktadır. Hâmilelik ürününün tahliye edilememesi, yani hâmileliğin devam etmesi, rahim içinde parça kalması, rahimin iltihap kapması ve yapışıklık oluşması, âdet gecikmesi veya âdet görememe, aşırı kanamalar, rahimin delinmesi ve anesteziye bağlı riskleri vardır. Teknik imkânların artmasıyla, bu risklerin azalması beklenirken, yasa dışı yollarla, ilerlemiş hâmilelik haftalarında, uygunsuz ortam ve şartlarda kürtajın yapılması, daha ciddî problemlerle karşılaşmaya sebep olmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2007’de açıkladığı bir rapora göre, “dünyada her yıl, 210 milyon hâmilelik meydana gelmekte, bunların 46 milyonu isteyerek tıbbî müdahalelerle sonlandırılmaktadır. Bunların da 19 milyonu, olumsuz şartlarda yapılmakta ve bu yüzden her sekiz dakikada bir kadın ölmektedir. Bu sayı, dünyadaki anne ölümlerinin % 13’ünü oluşturmakta, her yıl 68 bin kadın ölmekte, yasa dışı kürtaj ameliyatlarından çıkan 5.3 milyon kadın, sağlığını kaybetmektedir.

Ameliyattan kaynaklanan problemler, kadınların üretkenliğini düşürmekte, kısırlığa yol açmakta, anne ölümleri yüzünden çocuklar annesiz büyümektedir. Kürtaj, özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir problem oluşturmakta, üreme çağındaki kadınların başlıca ölüm sebepleri arasında yer almaktadır. Dünyada pek çok ülkede yasal olan kürtaj; Türkiye’de, 1983 yılında 10 haftaya kadar yasal hâle getirilmiştir.” (www.tjod.org)

TNSA-2008 verilerine göre, ülkemizde 100 hâmilelikten 11’i, Avrupa’da %30’u kürtajla sonlandırılmaktadır. Kürtaj oranı en yüksek yaş, 45-49 yaş aralığında olup, 40 yaş üzerindeki hamile kadınların üçte biri isteyerek hâmileliğini sonlandırmakta, kürtaj oranı eğitim seviyesi yükseldikçe artmaktadır. Eğitimsiz kadınlarda % 5.5 iken, lise ve üniversite mezunu kadınlarda bu rakam, %13’tür. Sağlık Bakanlığı’nda kayıtlara giren rakamlara göre, özel kliniklerde yapılanlarla beraber, kürtaj sayısının yılda 150 bini aştığı, yasa dışı olup kayıtlara girmeyen ve son yıllarda giderek artan liseli kız çocuklarının kürtajları da hesaba katıldığında gerçek rakamların bunun iki katından fazla olduğu belirtilmektedir.

Yasalara göre, son âdet tarihinden itibaren 10 hafta içinde, evli olanlar eşlerinin izniyle, evli olmayıp 18 yaşın üstünde olanlar kendi rızâlarıyla, 18 yaşın altındakiler velilerinin izinleriyle kürtaj yaptırabilmekteler. Zaten bu zamanda kürtajın, medenî her kadına tanınmış modern ve çağdaş bir hak (!) olduğunu, hâmilelik testleri ve hâmilelik takiplerinin; kişinin mahrem alanını ihlâl ettiğini; yasal sınırlamaların, kadının bedenine yapılan bir saldırı olduğunu savunanların sayısı hiç de az değil…

Bununla alakalı olarak; “Kürtaj Haktır, Karar Kadınların!” Platformu, 28 Mart 2014’te kürtaj yasasına karşı, kadınları mor giyerek sokak eylemine çağırdı. 30 Mayıs 2012’de İzmir Kadın Platformu, “Bedenimiz bizimdir!” “Kürtaj hakkıma dokunma!” diyerek eylemdeydi. (milliyet.com.tr)

Bu eylemlerde; kürtaja, yasalarla sınırlama konulması ve kadınlara anneliğin dayatılarak doğurmaya zorlanması; kadının hak ve özgürlüklerine bir saldırı olarak değerlendiriliyor; yasal sürenin kaldırılarak, kürtajın istendiği zaman kolaylıkla uygulanması, kürtaj yaptıran kadınlara, yaşadıkları psikolojik travmayla ilgili olarak destek olunması konusunda çalışmalar yapılması talep ediliyordu.

Demek ki bu hanımlar, kürtajın psikolojik tahribatını kabul etmişler!.. İnşâallâh bir gün kürtajın ana rahmindeki bebeği parçalayarak öldürdüğünü de görebilirler. Aslında kürtajla öldürülen, sadece bebekler değil!.. Kadınlar da bu durumdan ciddî yaralar alıyorlar. Uzmanlar, her kürtajın kadında psikolojik bir yıkım yaptığını, kadında intihar öncesi duyguların yaşanmasına sebep olması yönüyle; bir cinayetten çok intihara benzediğini vurguluyorlar.

Hâmilelikle beraber salgılanan annelik hormonu, anne-bebek arasında duygusal bir bağın oluşmasına sebep oluyor. Hatta bazıları, hâmile kaldığı andan itibaren çocuğunu rüyasında görüyor. Bebeğin kaybıyla yaşanan duygular, kadının bebeğine yüklediği mânâya göre değişiyor. Psikolojik travma, ağlama nöbetleri, kâbuslar, uykusuzluk, suçluluk duygusu, depresyon, davranış bozuklukları, boşanma, hattâ intihâra bile sebep olabiliyor.

Kürtaj yaptıran kadınların yarısından fazlası pişman olduğunu söylüyor. Kimseyle paylaşamadığı duygularını, hayatı boyunca bir yük gibi sırtında taşıyor. Anne karnında bebeğin ölmesi gibi zorunluluk sebebiyle kürtaj yaptıran kadınların bile, psikolojik desteğe ihtiyacı oluyor. Bunların içinde uzunca bir süre rüyalarında bebeklerinin ölmediğini görenlerin sayısı hiç de az değil.

Bununla alâkalı olarak vicdan azabı çeken bir hanımın, baş başa bir oturma ortamında içini döküş şekli, kendini anlatamayan nice kadının duygularına da tercüman olacak cinsten… Yıllarca bebek sahibi olmak için doktor doktor geziyor. Sonunda tedavi netice veriyor ve bir çocuk sahibi oluyor. Ardından tedavi almamasına rağmen tekrar bebeği oluyor. Üçüncü hâmilelik de kapıyı çalınca, âilesi buna bakamayacaklarını söyleyerek aldırması için baskı yapıyor. Çalıştığı için baskılara dayanamıyor ve kürtaj oluyor. Fakat beklenmedik bir şekilde sağlıklı olan çocuklardan biri amansız bir hastalığa yakalanıp vefat ediyor. Yıllardır çocuk hasretiyle yanan kadına Allah üç çocuk vermesine rağmen, bir taneyle kalakalıyor, onun da başına bir hâl gelmesin diye gözünün içine bakıyor. Çocuğunun hastalığından ve ölümünden kendini sorumlu tutan dertli anne:

“-Kürtaj yaptırdığım için sağlıklı çocuğumu da kaybettim!” diyerek yıllarca vicdan azâbı çekiyor, yüzü gülmüyor. “Bana zorla kürtaj yaptırdılar. Mahşerde bunun hesabı kimden sorulacak?!” şeklinde bir soru yönelttiğinde, ne cevap vereceğimi şaşırmış, onunla beraber benim de vicdanım sızlamıştı.

İnsanlar, “Ağaçlar kesilmesin!” diye eyleme kalkıyor, “Bazı hayvanların soyu tükenmesin!” diye trilyonları harcıyor. Ama bir yandan bebeklerin parçalanarak rahimden çıkarılması görmezden geliniyor. Üstelik “Bu cinayettir!” diyenlere veya yasal sınırlamalara karşı bir araya gelip, “Kadının hakkına müdahale etme!” yazılı pankartlar açıp, bildiriler yayınlıyorlar.

Kürtaj bir canlının yaşama hakkının ihlâli mi, kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu mu? İnsan kendi bedeni üzerinde bile istediğini yapma hakkına sahip mi? Anne rahmindeki varlık, kan pıhtısı mı, yoksa nefes alan bir canlı mı?

Bu sorunun cevabını verebilmek için anne rahminde, en azından ülkemizdeki yasal süre olan 10 hafta içinde neler olduğuna kısaca bakmakta fayda var:

Anne ve babadan gelen üreme hücreleri birleştiğinde “zigot” adını alır ve bölünüp çoğalarak rahme doğru hareket eder. Bu sırada besin ihtiyacı yumurta hücresindeki depodan karşılanır. Yani zigot beslenmektedir. Daha kadınlar anne olduklarını öğrenmeden; 21. günde kalp atmaya başlar. 28. günde sinir sisteminin ilk başlangıcı bir tüp hâlinde belirir. Tüpün üst kısmı genişleyerek büyüyen başın içinde beyni oluşturur. Gözler ve kulakların ilk izi belirir.

Hâmilelik testle öğrenildiğinde, 5-6 haftalık olmuştur bile… 6. haftada boyu 2-4 mm olan ceninde (embriyo) akciğer, karaciğer, pankreas, troid bezi, sindirim sistemi, ilkel olarak oluşur. Kalp, haşhaş tohumu kadardır ve kan ince damarlar boyunca akmaya başlamıştır. Kol ve bacak tomurcukları çıkar. 7. haftada beyin yarım küreleri hızla büyür, dirsek belirir, kalp 4 odacıklı hâle gelir ve dakikada 150 kez atmaya başlar. Akciğerlerde hava bronşları oluşmaya başlar, iç cinsel organlar tamamlanır. 8. haftada boy 14-22 mm olup, yüz özellikleri gelişmeye devam eder, iç organlar nihâî şekillerini oluşturacak şekilde gelişir. 9. haftada kol ve bacaklar uzamış, parmaklar tamamlanmış, çene ve burun oluşmuştur.

10. haftada ağırlığı 5 gram, boyu 31-42 mm’dir. El-ayak bilekleri dâhil eklemlerin çoğu şekillenmiş, parmaklar birbirinden ayrılmıştır. 20 adet minik diş tomurcukları bile şekillenmiş, sinir sistemi cevap vermeye, (zigotun oluşumundan 47-48 gün sonra ilk kez beyin dalgaları üretilmeye başlar) iç organların çoğu çalışmaya başlamış, kalp son şeklini almıştır. Bu dönemin sonunda organ gelişimi tamamlanmış, anneler hissetmese de bebek hareket etmeye başlamıştır.

Görüldüğü gibi o; döllenmenin olduğu andan itibaren canlı ve her gün büyüyüp gelişiyor!. Anneleri kürtaj masasına rahatlıkla götüren, 4 cm boyundaki bir yavrunun organ ve sistemlerinin gelişmiş olabileceğini kabullenememek mi? Yoksa kürtaj sırasında ya da sonrasında bebeğe ne yapıldığını görmemeleri mi? Kürtajdan sonra, çıkarılan parçalar çöpe atılmasaydı da bir kundağa sarılıp kendilerine uzatılsaydı, acaba neler hissederlerdi?!

Türkiye ve dünyada en çok tartışılan konuların başında gelen kürtajın nasıl bir yöntem olduğunu Amerikalı Doktor Bernard N. Nathanson ortaya çıkardı. Kürtajın uygulanış biçimini hassas âletler ve ultrasound ile çekerek film yaptı. Filmde oynayan bekâr genç doktor, on binden fazla kürtaj yapmıştı. Kürtaj olan kadın, feminist ve kürtajı savunan biriydi ve özel olarak seçilmişti. Çekim yapıldı ve film doktorla, kadına izlettirilince, doktor bir daha kürtaj yapamadı, feminist kadın kürtajı bir daha savunmadı. Onları bu hâle getiren, filmde her şeyi çıplak gözle görmeleriydi. Filmde ilk başta bebeğin ana rahminde rahatça hareket edebildiği izleniyor. Kürtajı yapan doktorun rahme müdahalesi sırasında bebeğin bir an irkilip dona kaldığı ve müdahalenin aksi istikametine, rahmin diğer tarafına doğru kaçmaya çalıştığı gözleniyor. Kalp atışları, 140’tan 200’e çıkıyor. Kürtaj yapan kişi, bebeğe yaklaştığı sırada bebeğin ağzını açtığı görülüyor. Sonra kürtaj yapan el ona doğru uzanıyor, çocuğun ağzı öylesine açılıyor ki, âdeta çığlık atıyor. Amerikalı doktor buna, “Silent scream: Sessiz çığlık” diyor. Cenine uzanan âlet ilk önce çocuğun kafasını gövdesinden koparırken, bebekten geriye birkaç doku artığı kalıyor. (www.belge.com.tr ayrıca dr.Bernard Nathanson- silent scream wikipedia.org)

Maalesef, son yıllarda kürtaj olma yaşının giderek düştüğü, kürtaj sayısının ise arttığı belirtiliyor. Ancak bunların yasal olarak kayıtları tutulmadığı için resmî bir rakam verilemiyor. Kürtajı kişisel hak ve özgürlük olarak tanımlayanlar, göbeklerine “Bedenime karışma!” yazarak eylem yapanlar, dünyanın en emniyetli yerinden yükselen bu çığlıklara karşı kulaklarını tıkıyorlar.

Küçük yaşta kız çocuklarının zorla evlendirilmesini gündeme getirerek reyting yaparken, aynı yaştaki kızların okul çıkışı izbe muâyenehânelerde kürtaj yaptırmalarını görmezden geliyorlar!.. Bununla ilgili gençlerle yaşadığı bir olayı Opr. Dr. Yıldız Tanrıseven şöyle anlatıyor:

Muayenehâneye iki kız bir oğlan, okul formalarıyla geldi:

“-Bizim servis saatinden önce kürtaj yaptırmamız lâzım!..” dediler.

Böyle riskli bir müdahaleyi alelacele yaptıracak, servisle geç kalmadan eve dönecek, böylelikle ailesi bir şey sormayacak!. Kürtaj yapmadığımı söyledim, gittiler. Birkaç saat sonra dışarıda gördüm. Yanlarına gidip konuşunca, ileride bir doktora işlerini hallettirdiklerini söylediler. Ne yazık ki muâyenehâne ortamında, yanında velisi olmadan, reşit olmamış bir kıza bunu yapacak doktorlar var.”(www.bakterim.net/sağlık/125673-kadınların unutamadığı acı tecrübe)

Ergenlikle yeni tanışmış kız çocuklarını, mayasına annelik tohumu konulmuş olan kadınları kürtaja sürükleyen sebepler neler? Bir insan zihnî ya da bedenî engeli olan bir çocuğa sahip olmaktansa, onun hayatına son vermeyi nasıl tercih eder? “Bedenime karışma!” diyenlerin hayatı da, kendi çocuklarının iki dudağı arasında olsaydı, bu sefer de “Çocukların özgürlükleri kısıtlanmasın!” diyebilirler miydi? İstenmeden oluşmuş hâmilelikler için kürtaj; nasıl bir çözüm yolu olarak algılanır? Hayatı veren, gerçekte anne ya da babalar mı ki, istedikleri zaman ona son verebiliyorlar?

 Mânevî terbiyenin ihmal edilmesi, modernleşme çılgınlığı ve Batı hayranlığı; özünden, geçmişinden uzaklaşma, gayr-i meşrû ve çarpık ilişkilerle, aldatmalarla, flörtle dolu filmlerin izlenme rekorları kırması; toplum ahlâkında yaşanan çöküşte şüphesiz ciddî bir rol oynamakta...

Bu çöküntüyle beraber, kadın-erkek arasındaki mahremiyet sınırının fütursuzca çiğnenmesi, sınırsızca yaşanan ve küçük yaşlara inen kız-erkek arkadaşlıkları, kadının toplumdaki konumunun değişmesi ve annelik yerine kariyer yapmaya zorlanması, bilinçaltına şahsiyetiyle değil, dişiliğiyle var olmasının empoze edilmesi, kendi çocuğunu büyütmesi yerine evlat edinmesinin daha faziletli olduğuna inandırılması, hattâ kedi-köpek beslemeye teşvik edilmesi, âilelerin hiç çocuk istememeleri veya ikinci, üçüncü ya da özürlü çocuğa bakamayacaklarını düşünmeleri, gayr-i meşrû ilişkilerin sonucunda meydana gelen hamilelikler… kadınları kürtaj masasına götüren sebeplerin arasında yer alıyor. Kendi kız çocuklarını analarının bağrından kopararak diri diri gömenlere“câhiliye ve çöl bedevîleri” diyenlerin, her şeyden habersiz ve savunmasız minik bedenlerin anne rahminde parçalanarak öldürülmesini “çağdaşlık-modernlik” olarak tanımlamaları bir tenâkuz değil midir? Anneye çocuğunu parçalatmayı öğreten çağın modernliği nerededir?

Nefsânî arzuların sultasında bir hayat yaşayıp, bedelini de rahme düşen minik bedenlere ödeten, böylece câhiliyede görülmemiş bir vahşete imza atan, ana rahminden yükselen“silent-scream: sessiz çığlıklara” bîgâne kalan, görünürde yaşayan, ama hakikatte ölüden daha duyarsız “çağdaş” insanın; kürtajla yaptığı katliâmı ve kendi intiharını önleyebilmenin yegâne çaresi; yarı vahşi çöl bedevîlerinden, ashâb-ı kirâmı yetiştirerek, asırları aydınlatan faziletler medeniyetini inşâ eden mânevî eğitim, terbiye ve enerjiyle yürekleri buluşturmaktır!.. Anne rahmindeki bebeklerin, rahat uyuyabilmesi, güvenle büyüyebilmesi buna bağlıdır.

“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!” (et-Tekvîr, 8-9) âyet-i kerîmeleri, on dört asır öncesinde olduğu gibi kalpleri titretmeli, gönüller merhamet suyuyla yıkanıp, Nebevî muhabbetle yoğrulmalıdır. Yeryüzünde Allâh’ın halifesi olabilmenin ve iki cihan saadetine erebilmenin yegâne reçetesi budur!..

 


  

Yorumlar