Unutulmaz bir dönem; İkna odaları

Şifa Bahçesi - Röportajlar

  /   320   /   11 Haziran 2014, Çarşamba

 Yazdır
İkna odaları, bir dönemin asimetrik savaşın yürütüldüğü merkezlerdi

  

İkna odalarında yapılanların haksızlık ve suç olduğu pek çoklarınca kabul edilse dahi, o günden bugüne hukukî zeminde elle tutulur bir netice elde edil(e)medi. Ayrıca, bugüne kadar şehir efsanesi gibi görünen ikna odaları, yönetmenliğini Kevser Çakır’ın üstlendiği belgesel ile de efsane olmaktan çıktı.

İkna odaları kimileri için bir intikamı kimileri için de acı, psikolojik sıkıntı ve direnişi hatırlatıyor. Sizin zihninizde ikna odaları denildiğinde neler yankılanıyor? 

İkna odaları daha önce fazlaca dillendirilmemiş gerçekleri hatırlatıyor bana. Biz bu konuya başlarken elimizde sadece dönemin şahitleriyle konuşulmak suretiyle hazırlanan bir kitap vardı. Bu bir nevi herkes tarafından bilinen ancak dönemin korkuları ve kaygıları sebebiyle zikredilemeyen, daha sonrasında da yaşanan travmalar dolayısıyla hatırlanmak dahi istenmeyen bir mesele olarak karşımızda duruyordu. İkna odaları deyince bir tek şey düşüyor belleğime, 17-18 yaşında psiko-teknik yöntemlerle inançları sorgulanan genç kızların mazlum, ama vakarlı duruşları… 

İkna odalarında yaşanan o sıkıntılı ve sancılı zamanları belgesele dönüştürme çalışmalarına ilk olarak ne zaman başladınız ve bu belgeselin çekilmesi fikrini ilk olarak ne zaman düşündünüz?

Bu fikir bizde çok öncelerden beri var olan bir düşünceydi, 28 Şubat’a ilişkin yapılmış birkaç belgeselden gördüğümüz üzere yasağın hep siyaset tarafı ele alınıyordu. Oysa yasak büyük ölçüde küçük (!) insanların hayatlarını etkilemişti. Aslında birebir 28 Şubat’ı yaşayanlardan olmasak da, gerek yapımcımız Fatma Aydın Ataş, gerek ben, sürecin devamını şiddetli bir şekilde yaşadık. Gittiğimiz okullarda yasaklamalarla karşılaştık. Etrafımızda bulunan herkes yasaktan öyle ya da böyle etkilenmişti… Bu da bizi böylesi bir belgesele hazırlayan en temel etkendi. Kısacası yaşananların tek yönlü olmadığını, İkna Odaları’nda neler yaşandığını dönemin şahitleri ile konuşarak belgelemek için çıktık yola. 

İkna odaları belgeseli çekilirken “karşı tarafa da” söz hakkı tanıdığınızı biliyoruz. Bunun cevabı ne oldu ve kimler ile irtibata geçmeye çalıştınız?

Karşı tarafa söz hakkı tanımak gibi bir kaygımız yoktu. Esasen bu zamana kadar hep onlar konuştu... Bizim burada amacımız, binbir emek ve zahmetle üniversiteyi kazanmış genç kızların, böylesi bir psikolojik sorgu tekniğini kullanırlarken, bu işi hangi akıl, hangi izan üzerinden yaptıklarını ve bunu zihinlerinde nasıl meşrûlaştırdıklarını merak etmekteydik. Bu sebeple, Nur Serter’in sekreterine ulaşıp belgeselden bahsettik. Kendisiyle ropörtaj yapmak istediğimizi de söyledik. Çeşitli sebeplerle kabul etmedi tabiî ki. Yani çok şaşırtıcı bir durum olmadı bizim açımızdan. 

NUR SERTER’DEN SUÇ İKRARI


İkna odalarının en büyük mimarlarından birinin Nur Serter olduğunu hepimiz biliyoruz. Nur Serter’in elinde sakladığı birtakım belgelerin olduğunu duyuyoruz. Bu hususta ne dersiniz?
Nur Serter sanıyorum 2010 yılında “Elimde görüntüler var ve on yıl geçti, zaman aşımından dolayı o görüntüleri yok edeceğim” diyene kadar aslında kimse bu görüntülerden haberdar değildi. Süreci yaşayan mağdurlar da, böylesi soyut bir meseleyi nasıl somutlaştıracaklarını bilemiyorlardı. Bu açıklama ile aslında suçun ikrarı gerçekleşmiş oldu, ikna odalarına giren birkaç kişi de kendisine dâvâ açtılar. Tabiî meclis koruması altında olduğu için henüz bir şey yapılamıyor. Bu kadar aşikâr bir suç söz konusuyken, kesinlikle yargılanmalı diyorum. 
Belgesel içerisinde ikna odalarına girmiş 11 öğrenci de yer alıyor. Bu öğrencilere nasıl ulaştınız, onları konuşturma hususunda ne tür sıkıntılarla karşılaştınız?
İkna odalarının yaşandığı dönemde, insanların okuma haklarından mahrum edilmesinin kimilerince çok da mühim bir mesele görülmediğini düşünecek olursak, hakkımız olanın müdafaasıyla ilgili bir bilincin eksik olduğunu farkediyoruz. Yani o dönemin başörtülüleri zorunlu olarak eğitimden ve dahası kamusal alandan mahrum bırakılıyordu, bu bir tercih değildi, bir dayatmaydı. Ancak buna rağmen bir kısmı yasağa boyun eğmek durumunda kalırken, bir kısmı çeşitli eylemlilikler düzenleyerek yasağa baş kaldırsa da ikna odaları konusunu, o bütün içinde pek de önemli görmemişlerdi. İkna odalarına girmiş yüzlerce öğrenciden bahsettiğimiz halde, bizim sadece 11 kişiye ulaşmış olmamız aslında bir başarı değil, tarihe not düşme hususundaki başarısızlığımızdır. Görüştüğümüz kimi bayanlar, ya konuşmak istemediler, ya da tam olarak neler yaşandığını hatırlamadıklarını belirttiler. Bir çok kişiyle irtibata geçtik, kimisi yaşadıkları travmaları anlatacak psikolojik gücü bulamadılar kendilerinde, kimisi ikna odalarında başlarını açtıkları için bir yenilmişlik hissiyle bunu dillendirmek istemediler, bazıları yakınlarının tepkilerinden endişe etti, bazıları ise devletin yıllarca içimize işlediği o “başıma bir şey gelirse” hissinden… Kısacası zor oldu bu onbir kişiye ulaşmak bile. Kendilerine bir kez daha bu cesaretlerinden dolayı teşekkür ediyorum. 

TEPKİLER MOTİVE ETTİ

İkna odaları belgeseli çekimi esnasında ve sonrasında tehditler, olumsuz tepki veya konuşmalarla karşılaştınız mı? Adınızı Google arama motoruna yazdığımızda ekşi sözlük, Uludağ sözlük gibi yerlerde şahsınıza yakışmayan ithamların ve yorumların olduğunu görüyoruz. Sizin gibi hassas ve duyarlı bir hanımefendiyi bu gibi şeyler nasıl etkiliyor. Çalışmalarınıza ve yazılarına ara vermeyi veya nokta koymayı düşündünüz mü?
İkna Odaları hususunda değildir o yazılanlar. Bu hususta İslâmî camiadan ve sahici demokratlardan fazlasıyla destek aldık. Hakkımızda diğer yazılıp çizilenlere gelince, Türkiye’deki alışılagelmiş linç kültürünün farklı bir tezahürüdür diye düşünüyorum… Eğer Türkiye’deki kazanımlarımız, gayretlerimiz ve kurumlarımız olmasaydı şayet, bu sözlü linç fiilî bir linç olarak tezahür edebilirdi ki bunun sayısız örnekleri de mevcuttur. Bu topraklarda farklı düşündükleri için devletin ya da örgütlediği toplum kesimlerinin lincine uğramış sayısız insan bulabiliriz. 
Şahsen bu gibi şeyler, bizi daha çok motive ediyor. Daha çok çalışmamız, kendimizi ifade etmemiz, hatta ve hatta bu “linç kültürünü” inşa eden zihniyete karşı daha çok çaba sarfedilmesi gerektiğini görüyoruz. Sonuçta benim için motive edici oldu. İnşallah belgesellerimi çeşitlendirmeye devam edeceğim.

HÂLÂ TRAVMA YAŞAYANLAR VAR

İkna odalarında yaşanan anlar ağır ve sıkıntılı anlardı. Belgesel çekiminde konuşturduğunuz hanımefendilerden psikolojik sıkıntıları halen daha devam edenler var mıydı? Bu anlardan bahseder misiniz?
Dönemin tanıklarının hemen hepsi uzun yıllar, rüyalarında okula giremediklerini gördüklerini ifade ediyorlardı. Hatta aralarında biri, hâlâ bu rüyaları gördüğünü ve her seferinde gerçekmiş gibi panik yaşadığını belirtiyordu. Sanırım kaybedilen yıllar, harcanan emekler ve yaşatılan travmalar da düşünülecek olursa, bu sıkıntıların kısmî de olsa devam ettiğini söyleyebiliriz. En azından bizim görebildiğimiz kadarıyla, yasağın çirkin yüzüyle karşılaşan çoğu öğrenci o günlere -konuşmak suretiyle dahi olsa- geri dönmek istemiyor…

İkna Odaları belgeselinin yapımında Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sosyolog Hülya Şekerci, Avukat Fatma Benli, “İkna Odaları” kitabının yazarı Gülşen Demirkol ve ikna odalarına girmeyi reddeden öğretim üyesi Ufuk Uras’a da mikrofon tuttunuz... Böylesi bir ekibi bir araya getirmek için epey uğraş verdiğinizi tahmin ediyoruz. Bu süreçte destekçileriniz ve güç aldıklarınız kimler oldu?
En büyük destekçim önce ailemdi. Ama yanımda yöremde bulunan herkesin bir emeği ve katkısı geçmiştir bu belgesele. O yüzden bereketli bir çalışma oldu diyebilirim.

Böylesi bir kahramanlıktan söz ediyoruz... Günümüzün internet ve telefon ile uyuşturulmuş genç nesli ile ikna odalarının 17-18 yaşındaki kahramanları arasındaki şuur ve idrak seviyesi oldukça farklı. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Bugün muhafazakâr-dindar camianın kişiliklerini ve tercihlerini hiçe sayan bir yasakla karşı karşıya kalmamış olmalarından kaynaklanan ruh hali ve nisbeten ekonomik gelir düzeyinin yükselmesinin beraberinde getirdiği teknoloji/sanal ortam bağımlılığı “siyasal bilinçsizlik” değil, “bağımlılık” başlığı altında incelenmelidir. Bu bir kesimin değil, tüm kesimleriyle bir neslin sorunudur. Hatta bu kesimler içerisinde muhafazakâr ve dindar camianın gençleri, sahip olduğu değerler sebebiyle daha az zayiat verme potansiyeli taşımaktadır. 


RÖPORTAJ-N. NUR ENER/Yeni Asya
  

Yorumlar