Hayırlı İşlerde Adaptasyon Problemi

  /   246   /   24 Mayıs 2018, Perşembe

 Yazdır

  

Geçen ayki yazımızda hayırlı uğraşılarla vaktimizi programlamaktan ve bize Rahman olan Allah’ın verdiği yetenekleri O’nun uğruna seferber etmekten bahsetmiştik. Bu hayırlı uğraşıları farz ve nafile ibadetler, her güne özel 500’lük tesbihat, tefekkür, Kur’an okuma, ayet ezberi, kitap okuma, insanların hidayetine vesile olacak hayırlı çalışmalarda bulunma şeklinde sıralamıştık. Günün belirli vakitlerinde bu uğraşıları yaptığımız taktirde, 24 saatimizin tamamını ibadetle geçiriyor sayılacağımızdan bahsetmiştik.

Geçen ayki yazımızda hayırlı uğraşılarla vaktimizi programlamaktan ve bize Rahman olan Allah’ın verdiği yetenekleri O’nun uğruna seferber etmekten bahsetmiştik. Bu hayırlı uğraşıları farz ve nafile ibadetler, her güne özel 500’lük tesbihat, tefekkür, Kur’an okuma, ayet ezberi, kitap okuma, insanların hidayetine vesile olacak hayırlı çalışmalarda bulunma şeklinde sıralamıştık. Günün belirli vakitlerinde bu uğraşıları yaptığımız taktirde, 24 saatimizin tamamını ibadetle geçiriyor sayılacağımızdan bahsetmiştik. 

Peki, bu ibadetleri yaparken; bütün organlarımızla beraber yoğunlaşabiliyor muyuz? Bir coşku ve şevk hissedebiliyor muyuz? Okuduklarımız zihnimizde ve kalbimizde bir anlam ifade ediyor mu? Yoksa bir odaklanmama, unutkanlık, algılama zayıflığı, dikkat dağınıklığı ve kavrama problemi mi yaşıyoruz? Bu ibadetleri yaparken kafamızda gereksiz, faydasız düşünceler mi kol geziyor? Eğer işler bu boyuttaysa bu durum bizim o ibadetten, okumadan nasiplenmemize engel olacaktır. Üstelik yapılan hayırlı uğraşılar bir yüke, kambura, külfete dönüşecektir. Böylece ortada sadece zihinsel ve bedensel bir yorgunluk kalıp ruhumuz yine gerekli vitaminden yoksun kalacak bu da bizi zihinsel karmaşalardan ve bulanıklıklardan sıyırmaya yetmeyecektir. 

Peki, bu hayırlı işlere tüm duyu organlarımızla nasıl odaklanacağız? 

Öncelikle o ibadete yoğunlaşmadan önce kafamızdaki düşüncelerle mücadele edip zihnimizi o an yapacağımız hayırlı işe hazırlamalıyız. En önemli işimiz olarak o an yapmaya hazırlandığımız işi görmeliyiz. Eğer halen odaklanamıyorsak bu bizim zihnimizin ve ruhumuzun şeytanın eline esir düştüğünü gösterir. O halde zihnimizi ve ruhumuzu şeytanın ve hazlarımızın işkencesinden kurtarıp özgürleştirmek için iyi bir gusül abdesti aldıralım. Yani Euzu besmele çekelim. Eğer ki şeytanın istilası kuvvetliyse defalarca çekelim. Daha sonra hayırlı uğraşımıza Yaradan Rabbin adıyla, O’nun rızası için başlayalım. Niyetimiz rızayı ilahi olursa o uğraşılar, bizi miraca yükselten bir merdiven olacaktır inşallah… 

Yaptığı işlere odaklanamayan ve kafalarından gereksiz düşünceleri atamayan insanlar, ezberleseler dahi ne okudukları kitaplardaki bilgilerden, ne de yaptıkları ibadetten nasiplenebilirler. Bu da kişinin yaptığı hayırlı uğraşıyı; severek, isteyerek yapmayıp kendisini zorunlu hissettiği için yaptığını gösterir. Tabi bu da doğal olarak yapılan işin kalitesini düşürecektir. 

Kafamızın arka kısmında beynimizi besleyen altı tane ana damar mevcuttur. Bu damarlar, biz zihnimizi ayet ezberleriyle ve ilimle meşgul ettiğimiz zaman daha aktif çalışır. Kan dolaşımı daha da hızlanır. Bu da beyin hücrelerinin artışını sağlar. Ezber ve okuma, zihne yaptırılan en iyi egzersizdir. Tabi bu, biz okurken okuduklarımız üzerinde tefekkür edip; kafamızda bir canlandırma yaptığımızda mümkündür. Sırf okumuş olmak için okursak kitaplık dolusu kitap okuyalım; beynimiz aktivite kazanmayacak ve anlama, kavrama, algılama problemi çözülmeyecektir. 

Okuduklarımız üzerinde tefekkür etmek, bilgiye yoğunlaşmak, beynimizdeki o kullanılmadığından kapanan odacıkları kullanıma açacak; bu da idrak ve üretme kabiliyetimizi geliştirecektir. Allah’ın ayetlerini okurken Allah’ın Resulü (s.a.v)’nün ağzından duyar gibi okumak, oradaki mesaj üzerinde düşünmek, o an o hadiseyi, o olayı hayalimizde canlandırmak, duygusal bir atmosfere bürünmek… O heyecanı ve coşkuyu hissetmek gerçek anlamda okuma işini yapmak demektir. 

Yine hadisleri okurken tıpkı Allah Resulü’nün önünde diz çökmüş sahabelerden biri de bizmişiz gibi sükûnetle, teslimiyetle, o anı yaşamaya çalışarak, idrak etmeye, anlamaya çalışmalıyız. Bu bizim üretkenliğimizi arttırıp kapasitemizi geliştirecektir. Üstelik ezberden ibaret olan okuma stili bize enerji vermeyecektir. Bize enerji veremeyen ibadetler ve okuyuşlar başkasına nasıl enerji verecektir ki? Kendimizin dahi etkilenmediği, hissetmediği, coşmadığı, heyecanlanmadığı bir bilgiyi başkasına aktarırken ne kadar etkin olabileceğiz? Ne kadar enerji verebileceğiz? 

Üstelik yaptığı işe yoğunlaşan, titizlik gösteren insan işini önemsiyor demektir. İnsan yaptığı işlerdeki hareketi, coşkuyu, hissiyatı kaybettiği anda o iş ona sıkıntı, zahmet ve külfet olmaya başlar. Bu iş ibadet dahi olsa sadece kamburu kalır. Hâlbuki yoğunlaşmak ibadetin ardından bize hedefler belirleyecek ve bize yol haritası çizecektir. Her hayırlı uğraşının ardından zihin ve ruh ufkumuzda yeni bir sayfa açılacaktır… 

Hele o namazda okuduğumuz “Subhane Rabbiyel a’la” tesbihatıyla Allah’ı tüm eksikliklerden tenzih etmek… O’nu her şeyin üstünde bilmek… Âlemlerin Rabbi olan Allah’a her rekâtta hamd ederken, bedelini ödemediğimiz halde bize verilenler üzerinde düşünmek, şükürdeki acizliğimizin farkına varıp kulluğumuza odaklanmamızı sağlayacaktır. 

Tahiyyatla şu yeryüzündeki tüm mahlûkatın ibadetlerini, o mahlûkatın üzerine seçilmiş bir halife olarak Allah’a arz etmek... Bize emanet edilen bitkileri, hayvanları, havayı, suyu, yeryüzü firavunlarının ifsad edişlerinden koruyamadığımız için, hakkıyla sahip çıkamadığımız, tahrip oluşuna göz yumduğumuz için ıstırap duyarak Rabbimize yönelmek... Şu yeryüzünün ve insanlığın zalimlerin ellerinden kurtuluşu için dua etmek, bu uğurda yapabileceklerimiz üzerinde düşünmek... Bunun ancak canı, malı ve evladı Allah yolunda seferber etmekle mümkün olanağının idrakine varmak... Bize yüklenen o halifelik makamının sırrına ermeye çalışmak, okuduğumuz tahiyyatı gerçekten idrak ederek okumuş olmak demektir. Yoksa hissetmeden okunan tahiyyat bize bir anlam yüklemeyecektir. 

Hele o firavunların tahribatından bahsederken; Allah’ın Resulü (s.a.v)’nün, ahir zamanda zalimlerin İslam beldelerini işgallerini sahabelere anlatırken ki sahneyi bir canlandıralım zihnimizde… 

Allah’ın Resulü, şu içinde bulunduğumuz zulümlerden bahsederken sahabelerden bir tanesi; “Ey Allah’ın Resulü! Zalimler evlerinde oturan mü’minlere zarar verebilecekler mi?” diyor. Allah Resulü de “Evet zarar verecekler, hatta yuvalarındaki kuşları bile katledecekler” diyor. 

Sahabeler bu soruyu sorduklarında ne fosfor bombaları, ne atom bombaları, ne makinalı tüfekler vardı şu yeryüzünde. Zalimler sırf zulmetmek için her gün daha modernini üretiyorlar şimdi. Allah Resulü bu sözü söylediğinde acaba sahabe ne anlam vermişti; yuvadaki kuşu bile katledecek kadar insani değerlerini kaybeden zalimler için. Eğer ümmetin şu hali onlara 1450 yıl önce gösterilip; “İşte 1450 yıl sonra ümmetin ve yeryüzünün hali bu olacak” denilseydi herhalde gözlerinden yaş değil kan akardı. Bizim için yalvar yakar dua ederlerdi Allah-u alem..

İbadetlerdeki okuduklarımız üzerinde düşünüp kafa yormak bizi öyle bir programlayacaktır ki; eksiklik ve kusurlarımız üzerinden kendimizi tamir yoluna götürecektir. Bunun için tüm duyu organlarımızla beraber okuduklarımıza adapte olmamız gerekiyor. Ruhumuzun ve yüreğimizin ibadetlerdeki söylediklerimize, ağzımızdan dökülen her bir harfine ihtiyacı var. Ruhumuzu ve yüreğimizi bunlardan mahrum edip aç bırakmak, şeytanın ve hazlarımızın elinde esir etmektir. 

Gelin kurtuluşumuz için manaya inip cevheri elde edelim! İşte o zaman elde ettiğimiz enerjiyle ümmet olarak yeniden ayağa kalkacağız inşallah... 

 

  

Yorumlar