Aile İçi İlişkilerde Adap

Bizim Aile

  /   981   /   16 Mayıs 2020, Cumartesi

 Yazdır

  

Edebin çoğulu olan adap dinin gerekli gördüğü, aklın uygun gördüğü söz ve davranış kurallarıdır. Bu kuralların içerisine ahlaki kurallar da dahildir. Yüce dinimiz, hayatımızın her anına yön verecek kurallar tayin etmiştir. Eğer bizler için her şeyin bir kuralı olmasa belki de hayvanlardan farkımız kalmayacaktı. Çünkü onların hayatında herhangi bir disiplin yoktur. Mesul tutulmamışlardır; yüce Allah’a karşı ve insanlığa karşı herhangi bir sorumlulukları da yoktur. Onun için disipline, kurala ihtiyaçları yoktur. Nasıl programlanmışlarsa o şekilde, içgüdülerinin yönlendirmesiyle yaşarlar. Yaptıkları işlerin bilincine sahip değillerdir.

Şu yeryüzünde yapıp ettiklerini seçerek, bilincinde olarak yapan tek varlık insandır. Onun içindir ki; kurallar insan içindir. Yüce dinimiz insanın nasıl yemek yiyeceğinden, nasıl oturup kalkacağını, insanlarla olan diyaloğunu hangi ölçüler üzerine belirleyeceğini bildirmiştir. Hayatımızın hiçbir anını boş bırakmamıştır.

İşte aile içi ilişkilerde de herkesin konumunu belirlemiş; konumuna göre hangi muamelenin kime karşı yapılacağını da bildirmiştir. Herkesin hakkını, hukukunu bu şekilde koruma altına almayı hedeflemiştir. Eğer bizler, İslam’ın bizleri yönlendirdiği şekilde aile ilişkilerimizi ayarlamış olsak şu anda yaşanan birçok sorun yaşanmamış olacaktı.

Yüce Allah, eşler arası ilişkileri karşılıklı hak ve hukuku koruma üzerine bina etmiştir.  Eşler birbirlerini mutlu ve sıkıntılı anlarında idare etmekle sorumludur.

Mutluluk anında herkesin dili tatlıdır. Fakat önemli olan, bir sorun çıktığında duygulara yenilmeden akli muhakeme edebilmektir. İşte hak ve hukukun çiğnendiği nokta tam da eşler arasında sorunun var olduğu noktadır. İnsan duygularının etkisinde kaldığında duygular kendisini kör eder, aklı devre dışı bırakır. Ortada olan meseleyi muhakeme edemez. Örneğin eşine öfkelenen biri, öfke esnasında sağlıklı düşünemez. Onun için yüce dinimiz öfkeyi teskin etmeyi emreder. Rasulullah (AS) “Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak suyla söndürülür. Öyle ise biriniz öfkelendiği zaman abdest alsın.” (Camiussağir – 2080) buyuruyor.

Kişi, öfkenin kontrolüne girdiği anda ondan kurtulmanın çarelerini derhal aramaya teşvik ediliyor ki; karşısındakine zarar vermesin. Karşısındakinin hak ve hukukunu korusun. İşte bu da öfkelenen bir insanın takınması gereken edeptir. Yüce dinimiz, insana gelen her duyguyu kontrollü yaşayabilmesi için o duygunun tesiri esnasında nasıl bir edep takınması gerektiğini bizlere bildiriyor.

Öfkelenen kişinin karşısındaki eşi ve çocuklarıysa, genellikle o anda dilini başkalarından sakındırdığı kadar onlardan sakınmıyor. Halbuki öfke tatmin edildiği kadar artan bir duygudur. İstediği verildikçe artar. Kişi ağzını açtığı gibi daha ileri gider. Gider de gider. Bir de bakar ki ipin ucu kaçıvermiş. İşte bu durumlar, aile içi ilişkilere fazlaca zarar verir. O esnada söylenenler kişinin iç dünyasını tahrip eder, güveni sarsar.

Birçok anne baba da çocuklarına karşı daha çocuktur, anlamaz, bir kızar, iki severim biter diye düşünse de iş böyle olmuyor. Yaptığı her hatada azarlama ve hakarete maruz kalan, hırpalanan çocukta asilik, güvensizlik damarı gün geçtikçe kuvvetleniyor. Annenin gücü yetmediği bir dönemde o da benzer tepkileri anne ve babasına vermeye başlıyor. Eşinden yana şikayetleri olan birçok kadın, bakıyorsunuz; şikâyet ettiği davranış ve söylemlerin belki de daha fazlasını kendi çocuklarına yapabiliyor. Halbuki anlayış isteyen kişi, kendisine gücü yetmeyenlere de anlayışlı olmak zorundadır.

Yüce Rabbimiz Hz. Musa’ya “Firavuna git, ona yumuşak söz söyle” buyuruyor. Çünkü Firavun çok azdı ve ilahlık iddiasında. Kendisini yeryüzünün tanrısı olarak görüyor. Kendisinden başka tanrı istemiyor. Hz. Musa genç yaşta karşısına çıkıp onun saltanatını yerle bir edecek ilahi bir haber getiriyor. Allah’a iman etmekle kendi kurduğu sömürü düzenini yıkılacağını bilen Firavun, bu teklifi kabul etmiyor. Hatta ölümsüzlüğü isteyen Firavun, ölüp tekrardan dünyaya geleceğine inandığından yeni hayatı için piramitler yaptırıyor. Bu piramitleri yapan kölelerin dillerini kesiyor ki; çalışırlarken birbirleriyle konuşup da oyalanmasınlar. Bu kadar zalim biri için Yüce Allah kendi Peygamberine ona gidince yumuşak konuşmasını istiyor. Çünkü yumuşak söz, kalbin kapısını çalar. Karşı tarafı açmaya zorlar. Oysa ki; zulümden, kibirden kalbi kararan Firavun, Hz. Musa’nın hikmet dolu sözlerini anlamıyor. Sağır, kör kesiliyor. Fakat bizler elhamdülillah Müslümanız. Yüce Allah’ın Firavuna dahi reva görmediği bir sert uyarıyı birbirimize reva görmemeliyiz.

Öfke anında, güneşin karşısında buzun eridiği gibi içimizdeki kin ve nefreti eritmeye çalışmalı; direk öfkemizi dindirme gayreti içine girmeliyiz. İşler her zaman yolunda gitmez. İnsan her zaman beklentilerini bulamaz, tohum eker, ektiği tohumun hasadını her zaman alamaz. Herkes insanın ağzına göre konuşmaz, tepki vermez. Fakat olumsuzluklar, musibetler, terslikler kapımızı çaldığında ayarda kalmak için dilimizi terbiye etmek zorundayız. Öncelikle bunun için iç muhasebe yapmak zorundayız. Karşımızdakini suçlamak yerine, onun hal ve davranışlarını gerekçe göstermek yerine asıl kendimizi sorgulamalıyız.

Olumsuzluklarda bize galip gelen kötü duygularımız hangileri? Dilimize gelen kelimeler hangileri? Kendi nefsimizi terbiye etmek için ne yapmamız gerekiyor? Hemen, şimdi kendimizi bir hizaya getirmeliyiz. Daha olumsuzluklar kapımızı çalmadan. Aile içi ilişkilere daha fazla zarar vermeden… Çocuklarımız daha fazla asileşmeden…

“Duygu aklın gölgesinde, akıl da ruhun gölgesindedir.” Diyor Mevlâna. İnsanın ruhu, Allah (CC) tarafından güzel hasletlerle programlanmış bir şekilde beden evindedir. Tıpkı bilgisayar programı gibi. Biz bu programa hangi klasörleri, açarsak, hangi bilgileri yüklersek onlarla dolar. Ruh da saf ve tertemiz Allah’tan gelmiş ve tekrar O’na dönene kadar hangi bilgi, ahlak, anlayışı yüklersek onunla dolar; o karakteri kazanırız. Onun için ruhumuzu iyi, güzel, doğru olanlarla dolduralım ki; aklımız bizi doğruya yönlendirsin, doğru muhakeme etmeyi öğrensin. Duygularımız üzerinde kontrolü sağlasın. Duygularımızdaki aşırılıkları törpülesin. Akli muhakememiz güçlensin. Bunun için önce birbirimize karşı iyi niyetli olmalıyız.

Niyetimiz doğru ve iyi olursa; eşimizi ve çocuklarımızı rencide etmek, azarlamak, küçük düşürmek olmaz da onları düzeltmek olursa; aklımız da bu yönde muhakeme eder. Bizi doğruya ulaştırır. Bize basiret olur. Davranışlarımızı etkiler, doğru bir yöne verir. Onun için sorunlarda acele hareket etmemek gerekir. Direk atlama yapmadan, iyi niyetlerle muhakeme etmeye çalışmak gerek. Tabi az önce belirttiğimiz gibi önce öfkeyi dindirmek gerek.

Bir de karşımızdaki ister eşimiz ister evladımız olsun, her zaman hüsnü zannı esas almak zorundayız. Hüsnü zan, bizim iletişim hatalarına düşmemize engel olacaktır. Yapılan bir davranıştaki niyeti bilmeden karar vermek, direk tepki göstermek sağlıklı sonuçlar ortaya çıkarmaz. Her davranışında sürekli art niyet aranan kişiler, kendilerine karşı güvenlerini yitirirler ve mutsuz olurlar. Bu da davranışlara, söylemlere yansır.

Son yıllarda evlerden en fazla yükselen sesler; “Eşim beni anlamıyor. Annem, babam beni anlamıyor” sesleri. İnsan neden anlaşılmadığını düşünür ki? Yaptığı davranış veya söylemlerine suizanla yaklaşılan, art niyet aranan, kaba ve suçlayıcı bir dile maruz kalan insanlar, -haklı olarak-anlaşılmadığını düşünüyor. Bu da kişiyi yalnızlığa itiyor. Aile içinde yalnızlaşan, iletişim kurarken çekinen bireyler, bu kez sosyal medya aracılığı ile dünyanın bambaşka bir diyarındaki hiç tanımadığı insanların tehlikeli dünyasına giriyor.

“Eğer sen katı kalpli ve kaba olsaydın yanından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran / 159)

  

Yorumlar