Bir tutam samimiyet !

Bilge Kadın

  /   865   /   28 Mayıs 2020, Perşembe

 Yazdır

  

Çoğunlukla konuşuyor, pek az sükût ediyoruz. Kalabalıklaşmış cümleler, özünü yitirmiş kelimelerin arasında kaybolmuş gibi benliğimiz. O manadan uzak tekellümler, ulaşamadan varacağı yere, sallanıp duruyor boşlukta. Samimiyetin o sıradanlıktan uzak, mucizevî, hayatın aslını vadeden güzelliğini içimize çekemeyişimiz, her kelimeye bir nebze o güzellikten konduramayışımız, ruhsuz, anlaşılması zor insanlara çeviriyor her birimizi.

Şairin; “Hiç bir kelimeyi almıyor içimiz, kelimeler çoktandır vahim” dediği yerde takılı kalmış da, bir sonraki mısraya geçemiyor gibiyiz. Kendi benliğimize mahkûmiyeti yaşatan yine biziz. O kendimizi mahrum ettiğimiz samimiyet ve samimiyet kokan cümlelerin birer birer rafa kaldırılması, kelime kirliliğinden nefes alamayacak duruma getiriyor bizi…

Ama acıdır; görmüyoruz. Hemen yanı başımızda, gözlerimizin önünde anlamını yitiriyor her nahif sözcük; hissedemiyoruz. Kapanmış basiretimizin cezasını, en masum yanımız olan kalbimiz çekiyor. Hem de en ağır şekliyle. Malumdur; kalp bedene neşrediyor hissettiklerini. Daha sonra akla nüfuz ediyor ve düşüncelere…

Bir toplumun iflası, düşünce sarkacına ilişmiş fikriyatların, menfi şekilde bedenden sosyal çevreye intişarıyla başlıyor. Hastalıklı bir virüs gibi yayılıyor aramızda. İlişmediğini zannettiğimiz benliğimiz, her geçen gün nasipleniyor da; ruhumuz bile duymuyor.

Samimiyetten uzak öyle çok kelime israfımız var ki; değil sair insanlara sesimizi duyurmayı ve onları duymayı, biz bizi bile duyamıyoruz artık. Bağırıyor içimizde bir şeyler çığlık çığlık… Üzerine vazife bilmiş kalp, konuşuyor hiç durmadan. Yüreğimiz ayrı anlatıyor. Fikirler, düşünceler, ağlasalar da kâr etmiyor. Zira biz onları duyabilecek vaziyetten çok, hem de çok uzaklardayız. Her iki elimizde şu vakitlerin en bastırıcı, en susturucu unsuru olan “konuşmayı” sonuna kadar kullanmaktan hiç geri durmuyoruz. Düşünmeden, neden/niçin demeden kullandığımız, dilimize gelen sözcükler, muhatabımızın benliğini, kimliğini sorgulama zorunluluğuna kadar varıyor. Müslüman olarak bir başka Müslüman kardeşimizin samimiyetini sorguluyor, sözüne itimat edemiyor, birbirimize güvenemeyecek duruma geliyoruz.

Dilden kalbe, kalpten dile gidip gelen bu kelime döngüsünü, bedenden ve ruhtan bağımsız zannederek çok büyük bir yanılgıya düştüğümüzün farkında bile değiliz. Oysaki “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” hadisi şerifi, bize bu konudaki en açıklayıcı cevabı veriyor.

Dilinden emin olunmayanın, elinden de emin olunmayışı gerçeği, Müslüman ile bir başka Müslüman için bile çok ciddi bir tehlike ve büyük bir sorun iken, toplumun genelini kaplayan bu menfi durumu kelimelerle izaha çalışmak aklımıza muhalif düşüyor.

Bu noktada elden ve dilden emin olunmayışımız, Müslümanlar arasındaki güven duygusunu sorgulayacak duruma sürüklüyor bizi. Fazlaca yapılan kelime israfı bize, yani topluma bedelini ağır ödetiyor. Güvenden vuruyor bizi.

Güvenden darbe alan toplumu ne ile iflah edebiliriz ki? İnsan içi ilişkilerimizde kaybolmuş samimiyet ve güvenin yerini neyle doldurabiliriz? Hadi yama yaptık diyelim, tutar mı? Varsayalım tuttu, kaybedilmemiş zamanlardaki saflık ve temizliği sürdürülebilir mi?

Naçizane diyorum ki; kırılan bardak bir daha tutmaz, tutsa da sağlam olmaz. Olsa bile ‘acaba çatlar mı, bir daha kırılır mı’ evhamları, zihnimizden hiç eksik olmaz. Bizi temkinli olmaya sevk ederken, bu da bizi samimiyeti sorgulayan, samimiyetten dem vururken samimiyetle yoğrulmuş bir yaşamdan hali bireylere dönüştürür.

Nihai olarak, çoğunluğunu bu yapıya sahip bireylerin oluşturduğu bir toplumdan sağlıklı, müspet bir gelecek beklememiz çok da mümkün değildir.

Çoğu zaman toplumsal sorunların kaynağını başka yerlerde arayışımız bizi doğruya götürmüyor. Cevabı aranan sorun, sorusundan bağımsız olunca, menfi sonuçlar alıyoruz. Bu da bizi ümitsizliğe sevk ediyor. Cevap ortada oysaki… Dünyevi, uhrevi, insani ilişkilerin altında yatan en büyük sorunumuz samimiyetsizliktir. Bunu anladığımız gün, her şey değil belki ama çok şeyi değiştireceğiz. Dilimiz bizimle, düşüncelerimizle hem fikir olunca, kalpten dışarıya nüfuz eden cümleler benliğimizden bağımsız olmadığında, konuşurken biz özünden sapmamış asli kimliğimizle konuşursak; her şey çok daha güzel olacak.

Muhatabımız karşısında dilimiz, içimizin aynası olduğunda samimiyeti yakalamış olacağız. Karşımızdaki insan tarafından sorgulanmayacağız en azından. Samimiyetimizden vurmayacaklar bizi. Çok değil, bir nebzede olsa, dilimize samimiyet nakşolsa, düşünmeden konuşmayacak, kelime israfı yapmayacağız. Anlam bulsa sözcükler mana âleminde, zenginleşecek gönlümüz, kelime dağarcığımız. Kırmayacak kırılmayacağız. Bedenimize kondursak o samimiyetten bir tutam, lisan-ı halimiz klişeleşmiş, sıradanlaşmış her ne varsa uzaklaşıp asıl benliğini, kimliğini bulacak. Pişecek, olgunlaşacak Allah’ın izniyle…

Bakarken boş gözlerle değil dolu dolu bakacak ve göreceğiz. Gülerken aşırıya kaçmayacağız mesela. Yürürken vakarı elimizden bırakmayacak, tepeden tırnağa izzetin, şerefin güzelliği ile kuşanacak her yanımız. Her şey, samimiyet damarlarımıza işleyince olacak ama. O zaman susmanın içindeki kelimeleri daha iyi duyacağız. Susmaktan yapılmış anların içinde işte o zaman kaybolacağız.

Samimiyetle başlayan her amelin nasıl güzelleştiğini, bize nasıl güzel kapılar açabildiğini işte o zaman müşahede edeceğiz. Şimdi, her ne varsa hayata dair donduralım hep beraber. Varsa içinde samimiyet kokulu amellerimiz, durmayalım devam edelim. Şayet yoksa içine bir demet samimiyet ekleyip, yolumuza öyle devam edelim. Sairinde kalan her ne varsa, fani dünyaya helalinden armağanımız olsun.

Hâsılı; şairin de dediği gibi “Samimiyet en güzel keramettir. Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun… ”

  

Yorumlar