Edep

Bilge Kadın

  /   795   /   19 Haziran 2020, Cuma

 Yazdır

  

 “Harabat ehlini hor görme Zakir,
Defineye malik viraneler var.”
(İbrahim Hakkı)

Üniversiteden çıkınca durağa yöneldim. Hoca yine yapacağını yapmış, kafaları allak bullak etmeyi başarmıştı. Nasıl tepki koyulmalı, nasıl davranılmalı bilmiyorum. Gelen itirazlara kurnazca cevaplar vermesine mi kızsam, yoksa ayetlerle her şeye cevap vermesine mi?

İtiraz etmesine ediyorduk ama onun karşısında, ne İslam’ı ilmî olarak savunacak kadar ilmimiz vardı ne de bir fikir üretebiliyorduk. Aslında ondan fazla bizim cahilliğimize kızıyorum. Çünkü söylediği hiçbir şey yeni değildi. İslam’ın ilk asırlarından beri tartışılan konuları anlatıyordu. Nerede ise her iddiası, zamanında İslam âleminde konuşulup âlimlerin aklı ve ilmî delillerle çürüttüğü iddialardı. Karşısında cahil, toy, çok az okuyan bizim gibi tembel Müslümanları görmüş, akıl oyunlarıyla zihin bulandırıyordu. Birkaç öğrencinin hamasi itirazları ise ilmî bir alt yapıya dayanmadığı için onun cüretini daha da artırıyordu.

“Gençler, Muhammed (AS) yalnızca bir postacıdır. Böyle demek kötü bir şey değil. O Allah’ın postacısıdır. Allah’ın mesajını iletti. İşini yaptı ve gitti. Muhammed (AS)’in yaptığı her şey -Arap adetleri bile- İslam adı altında, mezhep adı altında Müslümanlara dinmiş gibi sunuldu. Oysa İslam Kur’an’dan ibarettir. Bize yalnızca Kur’an ve onu anlayacak yetenekte olan aklımız yeter.”

Yükselen itirazlar onun için hiçbir şey ifade etmemişti.

Bir kısım Müslüman aydınlar(!) sadece İslam’la uğraşacak duruma gelmişti. Üstelik edep sınırlarını aşarak, bütün hadleri çiğneyerek… Edep/adap fakiri bu zevatın, Rasulullah (AS)’tan –hadislerinden- bu derece rahatsızlık duyması, her fırsatta, her kürsüde Onunla uğraşması ne kadar vahimdi. Gerçekten de her şeyin başı edepti. İlimden önce edep gerekirdi. Ne güzel demişti Yunus Emre:

“Girdim ilim meclisine / Eyledim kıldım talep

Dediler ilim geride / İllâ edep illâ edep.”

***

Durağa vardığımda, epey yürüdüğümü ayaklarımın yorgunluğuyla fark ettim. Üç duraktan fazla yürümüştüm. Fakat öfkem dinmemiş daha da artmıştı.

Okuldan çıktığımda yağan yağmur şimdi hafif çiseliyordu. Banka oturduğumda bir adam yalpalayarak durağa yaklaşıyordu. Biraz uzak olmasına rağmen sarhoş olduğu besbelliydi. Yağmurun ıslatmasına aldırmıyor gibiydi. Durağın içine girmeden önümüzden geçiyordu. Kendi kendine konuşuyordu. Yaklaştıkça konuşmaları daha net duyuluyordu:

“Ben yine seni dinlemedim. Gece uydum şeytana, sabah yine uydum işte. Senden de hiçbir şey saklanmıyor ki! Her yerde sen varsın. Biliyorum günahkârım, hem de çok çok günahkârım ama vallahi seni çok seviyorum. Sen beni affet. Senin rahmetin, benim günahımdan elbet daha büyüktür.”

Kendimi tutsam da ister istemez içimde bir gülme hissi doğdu. Herkes ona bakıyordu ama dünya yansa onun umurunda değildi. Duraktaki herkes homurdanmaya başladı.

“Utanmaz herif, şu haline bak! İçki masalarından kalk, Allah’ı sevdiğini söyle. Ulan Allah’ın seni her yerde gördüğünü bilirsin de sabaha kadar zıkkımlanmaktan ar etmez misin? Şeytana uymuşmuş. Cehennemde yanınca ayılırsın.”

Dönüp baktığımda, ardı ardına hakaret yağdıran bu adamın durakta benimle birlikte otobüs bekleyen yaşlıca bir adam olduğunu gördüm. Sarhoş:

“Hacım, Allah’ı seven de günaha düşer. Önemli olan düştüğünde kime tutunup kalktığındır. Günahkârım evet, ama bak ki; o da Rahman’dır.”

“Bir de sarhoş ağzıyla nasihat veriyor, Allah’ın adını ağzına alıyor rezil herif!”

Buna karşılık bir cevap gelmedi. Başını büken sarhoş, birkaç adım yürüdü. Yaşlı adam da otobüsüne binip yoluna gitmişti.

Ani bir kararla kalktım. Sarhoşun peşine düştüm. (Neden gittiğimi şimdi bile bilmiyorum.) O yürüdü, ben yürüdüm. O durdu, ben durdum.

Karşıya geçmek isterken yalpalayıp duruyordu. Hızla geçen araçlar ona asla yol vermezdi. Belli ki onun da yola atlamaya niyeti vardı. Önünden geçerek: “Dur dayı! Ben geçeyim. Sen daha sonra gel.” İlerleyip elle dur işareti yaparak araçları durdurup onun geçmesini sağladım. 3 şeritli geniş yoldan geçmesi uzun zaman almıştı. Durmak zorunda kalan araçlar, uzun uzun kornaya bassalar da takmadım. Diğer tarafa geçmiştik artık. Yine o gidiyor ben gidiyordum. Bir ara durdu. Yanıma doğru geldi. 

“Sen beni mi takip ediyorsun?”

“İyi görünmüyorsunuz? Takip değil de size eşlik etmek istedim diyelim.”

“Sen de o adam gibi düşünmüyor musun?” Sesi üzgündü.

“Hayır, Allah’ın rahmetine sınır çizmek kimsenin haddi değil.” Güldü.

“Fakat insan her zaman haddini aşar evlat. Bana kızan herkes haklı. O kırk yıldır isyanıma rağmen beni yedirip içirir, türlü nimet verir. Ben hep günaha düşerim. Artık tevbe etsem de affetmeyecek gibi hep tevbe edip ama yine bu illet…” Ağlıyordu.

“Hz Ali’ye gelen adamın hikâyesini bilir misiniz?” Yüzüme baktı. Kafasını hayır anlamında salladı.

Adam: “Ben bir günah işledim. Ne yapayım?” diye sordu.

Hz. Ali (RA): “Tevbe et!” buyurdu.

“Tevbe ettim ama tevbemi bozdum!”

“Yine tevbe et!”

“Ne zamana kadar tevbe edeyim?”

Hz. Ali (RA) ona şu karşılığı verdi:

“Şeytan yenilinceye kadar!”

***

Ağlıyordu. Yanıma iyice yaklaştı. Sarılacak sandım, sarılmadı.

“Bana dua et olur mu?” Gülümsedim, başımı salladım.

Kirli, kırışmış ceketinin cebine elini attı. Bir tomar kâğıt çıkardı.

“Bunları yerlerden toplarım. Millet çok saygısız olmuş. Allah’ın adına, peygamberimizin adına saygı yok. Eskiden yakar, külüne bile ayaklar basmasın diye gömerdik. Al bunları uygun bir yerde yakıver.”

Elime tutuşturduğu kâğıtlara şaşkınlıkla baktım. Takvim yaprakları, gazete ve dergi parçaları vs. kimi çamurlu, kimi ıslaktı. Arkasını döndü. Yavaş yavaş uzaklaştı.

Elimdeki kâğıtlarla kaldırımda kala kalmıştım. Yağmur şiddetini gittikçe arttırıyordu. Sırılsıklam olmuştum. Bugün biri ilmine rağmen kibrin zirvelerinde, biri günah ve cehaletine rağmen edebin zirvelerinde iki adam görmüştüm. Biri günahının farkında, sürekli tevbe edip rahmet beklerken, diğeri nasıl da mağrurdu. Üniversitede kürsü sahibi bir “hocanın” pervasız sözleri, küstahlığı ve bir “sarhoş”un tevazuu, edebi arasında zihnim gidip geliyordu.

  

Yorumlar