İstek, İhtiyaç ve İmkân Dengesini Sağlamak

Bilge Kadın

  /   816   /   07 Temmuz 2020, Salı

 Yazdır

  

İhtiyaç, istek ve arzuları olan bir varlık olarak insana Rabbi tarafından belirli imkânlar bahşedilmiştir. Bu maddi ve manevi imkânlar, Allah (CC) tarafından insana verilen emanetlerdir. Her emanet, kişinin üzerine belli başlı sorumluluklar yükler. Maddi imkânlarımızdan tasarruf ederken; “Mal Allah’ındır, ben ise o mala tayin edilmiş bir memurum, ihtiyacım nispetindekini kullanıp geri kalanını Allah (CC)’ın ihtiyaç sahibi olan kullarına ulaştırmakla memurum” şuuru ile hareket etme zorunluluğumuz var.

Allah Rasulü (SAV) de “Kişinin üzerinde kendi nefsinin hakkı vardır, Rabbinin hakkı vardır, ailesinin hakkı vardır, içinde yaşadığı toplumun hakkı vardır. Her hak sahibine hakkı verilmelidir.” (Buharî) Buyurur.

İnsanın nefsi doymayı bilmez. Allah Rasulü (SAV); “Kişinin bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha olsun ister!” (Müslim) buyurur. İnsanın nefsinin istekleri sınırsızdır, ne kadar elde ederse daha fazlasını elde etmeyi arzular. Onun için yüce dinimiz, nefsin isteklerine karşı direnmeyi, onu şımartmamayı emreder. Bunun için biz Müslümanlar kanaatle mükellefiz. Yani az olanla yetinmekle…

Ancak kanaatle nimetlerdeki lezzetleri daha iyi hissederiz. Harcamaların nefsin arzularına göre yapıldığı bir evde nimetin kıymeti, değeri gözlerden düşer. Bu durum ise Allah (CC)’a karşı minnet duyması gereken insanı şükürsüzleştirir.

Bediüzzaman Said Nursi, İktisad Risalesi’nde dili şımartma konusunda bizleri uyarıyor. Fazlaca lezzetli şeyleri dilin zevk alması hatırına mideye yolladıkça; lezzet alma duygusunun gün geçtikçe kaybedildiğini belirtiyor. Yani insanın ağzının tadı kaçıyor. Bediüzzaman, bu durumu şükürsüzlüğün alameti olarak açıklıyor. Çünkü bir nimet değersizleştiğinde onun şükrü akla gelmiyor. Kişi devamlı bol çeşitli, kaliteli yiyeceklerin bulunduğu bir sofra hazırladığında; ailedeki bireylerin artık o sofradan fazlaca lezzet almadığını görebiliyor. Bir kahvaltı sofrasına konulan zeytinin eski tadının kalmadığını söylüyoruz bazen. Bu durum, sofradaki israfın sinyalini veriyor aslında.

Yiyeceklerde israfın sonucu “lezzet duygusunun kaybı” olarak ortaya çıkıyor. Bir yiyeceği bulamayan bir insanın onu bulunca aldığı lezzeti, bugün bizim çocuklarımız almıyorsa başka arayışlara, başka tatmin yollarına giriyorsa; dillerini fazlaca şımartmışız demektir.

Bediüzzaman Said Nursi; “Dil kapıcıdır, ona fazla rüşvet vermeyin, hayatta kalabilmek için sadece midenin ihtiyacını hesaba katın!” tavsiyelerinde bulunurken aslında onda, tehlikenin farkına varmış bir zatın hassasiyetini görüyoruz.

Lezzet arayışının sonu tatminsizliktir. Onun için nefsin fazlaca hoşuna giden yiyecekleri arada sırada bulundurmakta fayda vardır. Örneğin; kahvaltıda her gün yumurta pişirmek yerine haftanın belli günleri, mesela sadece hafta sonları pişirmek, o nimetten lezzet alınmasını sağlayacaktır. Devamlı sofrada bulundurduğunuz, ihmal etmediğiniz yiyecekleri sofradan çekip belirli aralıklarla indirin. Ağzınızı tatlandıracak olan ürünleri, belli günlerde ailecek yiyin. Farkı göreceksiniz. Bunun için belli bir plan yapılırsa; çok daha verimli bir sonuç alınabilecektir.

Kişinin en büyük zaferi, nefsin isteklerine karşı kazandığı zaferidir. Mevlana Celaleddin “Nefis öyle bir düşmandır ki; istediğini verdikçe düşmanlığı artar” diyor. Hakeza ayet e hadislerden anladığımız da budur! O halde istediğini, israfa kaçmadan arada vermek daha uygun olacaktır.

İslam, bizleri kanaate davet ederken Batılı anlayışa göre insanın ihtiyaçları sınırsızdır. Dünyadaki kaynaklar ise sınırlıdır. İnsan sınırsız olan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır. Bu anlayış, Batı’nın sömürgeciliğinin temelini oluşturur. Batı, açgözlülüğünden, İslam toplumlarının kaynaklarını sömürüyor; onları savaşa, göçe, açlığa ve sefalete mahkûm ediyor. Bu aç gözlülüğü yüzünden haddinden fazla üretim yapıyor.

Yapılan araştırmalara göre Batı’da dünya nüfusunun 10 katını besleyecek kadar bir üretim yapılıyor. Fakat dünya nüfusunun üçte ikisi açlık ve sefaletle boğuşuyor. Yapılan bu üretim bizlere pazarlanıyor. Bunun için reklam firmaları, insanların zaaflarını kullanarak; onları tüketime nasıl ikna edeceğinin hesaplarını iyi yapıyor. Reklamlar aracılığı ile insanlarda alma, tüketme, elde etme hırsı oluşturuluyor. “Yarın kaygısı” yükleniyor. Korku ve endişe duygusu veriliyor. “Falan şeyleri yemezsen sağlığını kaybedebilirsin, falan şey bir gün lazım olur, son kampanya, tükeniyor, elimizde kalan tek ürün, hadi misafirin gelirse elinde olmazsa” gibi telkinlerle sürekli gelecek endişesi veriyor. Hâlbuki Yüce Allah, bu şeytani tuzağa karşı bizleri uyarıyor:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor.” (Bakara /268)

Şeytan ve dostları, tüketime teşvik ederken korkulardan tuzaklar hazırlıyor.

Allah Rasulü (SAV) “Yarıncılar helak oldu” (Müsned) buyuruyor. Evet, yarının/ilerinin hesabı, kişiye biriktirme ve tüketme hırsı veriyor. Ahireti unutturuyor, malından hak sahibi olanları unutturuyor. İşte bunun adı dünyevileşme oluyor. Allah (CC) tarafından yerilmiş, alçak olarak görülmüş olan dünyaya bağlanma, onu sevme haline dönüşüyor ki; bu da birçok kavmin helak sebebidir. Hatta İslam toplumları olarak içine düştüğümüz gaflet ve zillet hali de dünyevileşme hastalığından kaynaklanıyor.

Küresel Emperyalizm, İslam toplumlarını nasıl değiştirebileceğini hesap ederken; önce tüketim alışkanlıklarından işe başlamayı seçiyor. Bir toplumun tüketim anlayışını değiştirdiğinizde; yaşam şeklini, yeme içme anlayışını, giyim kuşamını kolayca değiştirebilirsiniz. Yeter ki; o toplumun kulağına hoş gelecek reklamlar yapın. Algılarını iyi yönetin.

Pazarlama şirketleri, psikologlar bunun için kafa yoruyor. Çok uluslu şirketlerin/markaların ürünlerini pazarlayanlar, her ürün için ayrı ayrı hesaplar yapıyor. İş o hale geldi ki; bir zamanlar iki çeşidi kendine haram sayan, vicdan azabı çeken, komşusu aç iken kendisi tok yatamayan toplum, bugün sabahtan akşama kadar yemek tarifleri, lezzetleri, tatlıları konuşan, kursağından girenlerin kalorisini hesaplayan bir topluma dönüştü. Herhalde hiçbir asırda yeme-içme bu kadar gündem olmamıştır.

Zihinlere yerleştirilen “sağlıklı beslenme“ anlayışıyla, insanların yeme-içme yarışına sokulduğu, bazı ürünleri yemenin adeta farz gibi görüldüğü, birçok çeşidin aynı anda sofrada bulunduğu başka bir çağ olmamıştır herhalde.

Kur’an-ı Kerim bizlere nimet içinde şımaran, şükürsüz, nankör, azgın toplumların helakinden bahseder. Bizler belki de onları dahi geçmiş bir durumdayız.

Kapitalist baronlar, ürünlerini bizlere pazarlayabilmek için gıda uzmanlarını, yaşam koçlarını, sağlıklı beslenme uzmanlarını ve doktorları devreye koyuyor. Etiket, insanlarda güvenilir bir etki bırakıyor. Fakat maalesef bilim kılıfı ile konuşan bu uzmanların birçoğu, farkında olarak ya da olmayarak bizim yaşam şekillerimizi, yeme içme alışkanlıklarımızı değiştirip, Batı’nın doyumsuz, açgözlü anlayışını aşılıyor. Sanılmasın ki; bilim evrensel gerçeklerden ibaret! Bilim, bugün kapitalist sistemin çıkarlarına hizmet ediyor.

Bizlere haftada kaç gün ne yiyeceğimizi, nasıl su içeceğimizi, ne kadar uyku uyuyacağımızı, kaç öğün yiyeceğimizi, nasıl yiyeceğimizi anlatan uzmanların birçoğu “sağlıklı yaşam, yaşam standartlarının yükselmesi” kandırmacasıyla bizleri aldatıyor. Bizleri, yemediğimiz taktirde hangi hastalıklara yakalanacağımızı söyleyerek korkutuyorlar. Örneğin; uzmanlar ayda şu kadar et, günde şu kadar ceviz, fındık, süt, yoğurt, sebze tüketmeyen kişinin hangi hastalıklara yakalanacağını, kadın kuşaklarında, haber programlarında anlatıyor. İnsanlar arasında gittikçe sağlık-hastalık takıntısı yayılıyor. Evhamlı bir toplum haline geldik. Bir yatak pazarlanırken bel fıtığı olmakla korkutulan insan, o pahalı yatağı almaya kendisini zorunlu hissediyor.

Hâlbuki sözde bizim sağlığımız, mutluluğumuz için ürünlerini pazarlayan kapitalist sistem, dünya üzerinde günde 24 bin çocuğun açlıktan ölümüne sebep olan, dünyanın üçte ikisini açlığa ve sefalete düşüren, elinde kalan ürünlerin piyasa fiyatını düşürmemek için denize döken sistemin ta kendisidir. Onların derdi, sömürü düzenlerinin devamını sağlamaktır. Onlar asla bizim sağlığımızı, faydamızı düşünmezler bilâkis düşmanımızdırlar. Bizim Peygamberimiz (AS) ve sahabeler, uzmanların bir gün içinde yememizi tavsiye ettikleri ürünleri belki hayatları boyunca yememişlerdir. Fakat ne kemik erimesine ne zekâ geriliğine ne de gittikçe sayısı artan hastalık çeşitlerine maruz kalmışlardır. Onlar az öğün, az çeşit yemişler; kanaat etmişler. Bir iki çeşidi bir arada görünce nefislerinin şımarmasından korkmuş, çekinmişlerdir. Onların sahip olduğu zekâya, sağlığa, huzura sahip olamayışımız; bugün bize dayatılan yeme-içme kültürüne teslim oluşumuzdandır. 

Bizler dünyada yolcuyuz, yolumuzun üzeri şeytan ve dostlarının kurduğu tuzaklarla dolu. Bizim şu kısa hayatta, onların sömürü düzenlerine uygun yaşamamızı istiyorlar. Tuzaklarını, kulağa hoş gelen “Sağlıklı, mutlu, özgür, özel, eşit” gibi kavramlarla süslüyorlar. Bizler ancak onların yönlendirmelerine karşı asr-ı saadeti her konuda ölçü alarak mücadele edebiliriz.

Müslüman kardeşlerimizin, ümmetin bizim üzerimizde hakkı var. Onlar açlığın/sefaletin içinde iken bizlere emanet edilen maddi imkânları ne kadar seferber ettiğimizden, gün gelecek hesaba çekileceğiz. Bunu aklımızdan hiçbir zaman çıkartmamak zorundayız.

Mevlana, Şems’in gidişiyle hastalanıyor. İnsanlar onu ziyarete geliyorlar. Şems hakkında ileri geri konuşuyor, neden ona bu kadar bağlandıklarını soruyorlar. Mevlana ise “Eskiden acıktığımda bir çorba içince doyardım. Ama şimdi yediklerimden haz alamıyorum. Çünkü Şems bana öğretti ki; yeryüzünde açlar var. Eskiden üşüyünce ısınırdım. Ama şimdi ısınamıyorum. Şems bana öğretti ki; eğer yeryüzünde üşüyen insanlar varsa sen ısınma hakkına sahip değilsin.”

İşte Mevlana, bizlere başkalarının üzerimizdeki haklarını hatırlatıyor. Ki; o zamanlar yeryüzünde bu kadar zulüm, açlık, sefalet, savaş ve göçler yoktu. Yeryüzü Müslümanlara sürgün ve esaret yeri olmuşken; bizler keyfin esiri olamayız.

  

Yorumlar