Saygıyı doğuran sevgi ya(p)tırımları

Bilge Kadın

  /   955   /   05 Ağustos 2020, Çarşamba

 Yazdır

  

Bir anda kendini içinde bulduğu bu yeni ortamda, afalladığını hissetmiyor değildi. Yeni bir hayatın kollarına bıraktığı, kendinden ziyade hisleriydi. Zira henüz düşünceleri bile yeterince berrak değildi. Bulanık bir suda keyifle yüzüyor gibiydi. Önünü görememenin o meşum ağırlığından da eser yoktu işin tuhafı. Duygularıysa hafif ama yoğundu…

Konuşurken sözcükleri itinayla seçiyor, jest ve mimiklerine olabildiğince hâkim olmaya çalışıyor; rahat olmayı istemekle beraber temkinli davranıyordu. Öte yandan içinde pır pır eden, uçarı bir kuş vardı adeta. Gâh beynini gagalıyor, gâh hislerine dadanıyor, gâh ötüşüyle şen şakrak anlar yaşatıyordu.

Bir rüyada gibiydi. Zaman ve mekân içre ancak vakitsiz bir uykunun kollarında gördüğü bir rüya! Er geç uyanacaktı, her ne kadar bilmese de. Ve nelerin arta kalıp nelerin düş olarak kalacağını henüz kestiremese de…

***

Güzel rüyaların uzun soluklu olmasını ister insan. Bölününce, kaldığı yerden devam etmesi umuduyla başını yeniden yastığa gömer hatta. Bir daha, bir daha görmek ister. Rüyada olduğunu kimselere çaktırmaz, kendi de dâhil. Sanki ‘bu bir rüya değil; gerçeğin ta kendisi’ derse, yaşadığı dünyanın kodlarına bürünecek rüyası. Sanki rüyada olmadığına ne kadar inanırsa, o kadar inanacak etrafındakiler. Ve sanki rüyada yaşadığı hislerin sahiciliğini, gerçek hayatına asla aksettiremeyecek…

***

Genç kadın, evlilik hayatına henüz adım atmıştı. Ve onun sarhoşluğunu yaşıyordu. Diğer yandan da düşünmeden edemiyordu. Beraber bir ömür geçirmeyi umduğu eşiyle kurdukları bu yeni yuvanın sıcaklığı, birkaç ay dolmadan geçip gider miydi? Çevresindeki birçok evlilikte olduğu gibi… Henüz diktikleri aile çatısında çatırdamalar, ‘balayları’ biter bitmez başlar mıydı? Yakinen gözlemlediği ailelerin ekserisi gibi… Aşkları, saman alevi gibi söner miydi? Tanıdığı, gördüğü birçok çiftte olduğu gibi…

Korku ve evhamları, kapı dışarı etmek; yepyeni yuvasına sadece sevgiyi buyur etmek istiyordu. Bunu gerçekten istiyordu. Düşüncelerini berraklaştırma yoluna gitmesi gerektiğini anlaması, zor olmadığı gibi zaman da almamıştı. Evliliklerinin ilk ayında yaşadıkları birkaç olay, ilk etapta hayal kırıklıkları yaşatsa da, evliliklerini anlamlandırma adına ciddi birer basamak olmuştu. Yersiz rüyalardan sıyrılması gerektiğini fısıldayan emin bir ses, ayrıca…

***

Rüyada iken yaşadığınız bir takım duygular çok güzel ve emsalsizdir. Lakin uyanınca bir karşılığını bulamazsınız. Aynı duyguları yaşama adına her ne yaparsanız, beş para etmeyeceğini; asla o anı, yaşadığınız anlara yayamayacağınızı içten içe bilirsiniz. Yine de istersiniz. ‘İlla ki olsun’ dersiniz. Oysa o rüyanın esasen ne denli ‘ruhsuz’ olduğu hakikati de, zihninizin izbeliklerinde duruyordur. Ve işin daha tuhafı, siz onu kendi ellerinize oraya tıkmışsınızdır. Göz ve kulaklarınızı kapattığınız bu hakikati, kale alıp kabullendiğiniz zaman her şey çok daha güzel ve ‘gerçekçi’ olacaktır oysa.

***

Hayalini kurduğu yuvada sevgi vardı. Uyum vardı. Karşılıklı anlayış ve hoşgörü vardı. Küskünlük ve dargınlığa yer olmadığı gibi, uzaklık ve mesafeye de yer yoktu hayallerinde. Hiç tartışmayan, küsmeyen bir çift olarak ‘uyum’ içerisinde sürdürmeliydiler evliliklerini. Oysa daha ilk haftalarda eşi bir ‘sınır’ çizmişti. Aşması durumunda karşısında buz gibi soğuk bir çehre bulduğu sınırlar. Ah o sınırlar yok muydu? Ve o soğuk çehre…

Daldığı ve yer yer uyandığı uykunun mahmurluğunu üzerinden bir atabilse; ‘sınır’ diye addettiklerini yeniden ve doğru bir şekilde tanımlayabilecekti. Rüya ile gerçeği birbirinden ayırabilse; eşinin suskunluk ve kızgınlıklarının, bariz bir sevgi gösterisi olup sırf onu sahiplendiğinin bir sonucu olduğunu anlayabilecekti. Ve sahici bir sevginin temelinde gerçek bir saygının bulunduğunu; suskunluk ve soğukluğun buna mukabil tercih edildiğini kavrayabilecekti.

“Sizden birisi öfkelendiği zaman sussun, konuşmasın.” (Edebü’l-Müfred 245)  buyuruyordu Nebi (SAV). Bunu bilmiyor değildi. Yine de eşinin ona bu kadar çok müdahalede bulunması ve yaptığı yanlışlara karşı duyduğu öfkeyi, suskunluk ve uzaklaşma olarak aksettirmesi çok zoruna gidiyordu. Esasında onu kendinden mahrum bırakmasıydı ağrına giden! Üzüntüsünün, kızgınlığının temelinde yoksunluk vardı. Eşi ona bu zulmü neden reva görüyordu ki! Konuşmamak çözüm müydü yani?

Ah o deli duyguları yok muydu? Onlar bir durulsa; bir anlık soluklanmasına müsaade etseler, zulüm olarak addettiğinin, esasen ‘kavvam’ olabilen bir eşin rahmetinin derin tecellileri olduğunu duyuracaktı ona, o emin ses. Yoksunluk sıkıntı mı veriyordu ona? Ne ala! Sevginin tonları iliklerine değin işliyor olmalıydı. Ve demek ki arada örülen gerçek bir saygı bağıydı.

Saygı mefhumu, aile içinde özgürlüğü kısıtlayan, araya setler çeken bir şeye dönüşmemeliydi elbette! Zaten gerçek saygıdan, hürmetten söz edebilmek için sınırları sevgi belirlemeliydi. Tam da bu noktada sorulması gereken soru şuydu aslında: Sevmenin ve sevilmenin değeri biliniyor mu, bilinmiyor mu? Her iki taraf için bu kavramlar neyi çağrıştırıyor; gönüllerde nasıl karşılık buluyor?

Evet, evlilik bağı resmiyetten uzak ancak ciddi bir bağdı. Haliyle bir ofis hayatı gibi olması, ne istenen/beklenen bir şeydi ne de ‘nikâh’ bağının getirisi olan güzelliklere kapı aralayabilirdi. Düşünceleri biraz olsun berraklaşınca beliren ilk hakikat; tüm bunların “sevgi ya(p)tırımları” oluşuydu.

Niyet ve gayret ‘ıslah’tan yana olunca ve iki gönül sevgiyle dolup saygı ile kuşanınca; darılmalar, suskunluklar, telaşlar ve kızgınlıklar tam anlamıyla bir yatırıma dönüşüyordu sahiden de. Sevgi, ilgi ve alaka olarak yazılıyor ama ‘saygı’ diye okunuyordu hisler. Gören göze, duyan kulağa ve hisseden gönle bir çift kelam yetiyor hatta artıyordu. Yeter ki; ‘yaptırım’lara takılmayıp onların birer ‘yatırım’ olduğunu idrak ve itiraf ederek kıymet bilsindi gönüller…

  

Yorumlar