HAKİKAT ARAYIŞINA ADANMIŞ ÇİLELİ BİR ÖMÜR: SELMÂN-I FÂRİSİ

İlim İrfan

  /   852   /   13 Eylül 2020, Pazar

 Yazdır

  

Vakti zamanında bugünkü İran topraklarında hâkimiyet süren Sâsânîlere mensup zengin ve hatırı sayılır bir aile yaşardı. Bu ailenin Bûzehmeşân isimli reisi, aynı zamanda bir Mecusi âlimiydi. Onun gözünden sakındığı ve bir an bile olsa yanından ayırmadığı bir çocuğu vardı. Öyle ki kaçıp gitmesinden korktuğu için oğlunun evden çıkmasına izin vermez, âdeta onu ev hapsinde tutardı. Çocuğunu, atalarının dinine sıkı sıkıya bağlı bir Mecusi olarak yetiştirmek için büyük çaba harcardı. Neticede emekleri sonuç verdi ve oğlu ateşperestlikte mühim bir makam sayılan ateşgedeliğe kadar yükseldi. Ancak Mecusiler arasında büyüyen bu çocuk, kendisine dayatılan atalarının dininden rahatsızdı. Gözleri sürekli ufukta, daima bir arayış içinde, âdeta işaret ve haber bekler hâldeydi.

Günlerden bir gün babası, onu, sahibi oldukları çiftliğe gönderdi. Çocuk, daha önce hiç gitmediği bu yol üzerinde kendisine yabancı gelen bazı sesler duydu. İrkildi ve sesin geldiği tarafa yöneldi. Sese doğru yaklaşınca Hristiyanların ibadet ettikleri bir manastır gördü. Aniden durdu ve merakla içeri girdi. Arayış içindeki çocuk, kendini bir anda babasının dininden aldığı hazdan daha fazlasını hissettiği ayinin tam da ortasında buldu. Her şeyi unuttu ve güneş batana kadar burada kaldı. Hristiyanlığa dair bilgiler aldı. Manastırdakiler, mensup oldukları dini asıl kaynağından öğrenmek isteyen bu çocuğu daha fazla malumat edinmesi için Şam’a yönlendirdiler. Akşamleyin eve dönen çocuk, gördüklerini evdekilere anlattı. Hristiyanlığın, Mecusilikten daha hayırlı olduğunu söylediğinde babasıyla aralarında ciddi bir tartışma yaşandı ve babası onu ayağından zincirleyerek günlerce eve hapsetti. Bir gün, fırsatını bularak prangalarından kurtuldu ve mahpus bulunduğu evden gizlice kaçtı. Daha evvel yönlendirildiği Şam istikametine giden bir kervana katıldı. Şam’a vardığında, Hristiyanlığı araştırmaya başladı. Burada hakikati arama uğrunda birçok badire atlattı. Sonrasında bazı rahiplerin hizmetlerinde bulundu. En son hizmetinde bulunduğu Ammûriye’deki rahip, artık yeryüzünde tabi olunacak kimse kalmadığını söyleyerek vefat etmeden önce ona şu tavsiyede bulundu: “Ahir zaman peygamberinin gelişinin pek yakın olduğuna inanıyorum. İbrahim’in dini üzere gönderilecek olan bu elçi, Arap topraklarından çıkacaktır. İki taşlık arası hurmalık bir yere göç edecektir. İki omuzu arasında nübüvvet mührünün bulunması, hediye kabul etmesine rağmen sadaka almaması, onun apaçık alametleridir. Bu elçiye kavuşmaya gücün yeterse hiç bekleme! Hemen ona git ve iman et! Yanından da ayrılma!” (İbn Hişâm, Sîretü’n-nebeviyye, 1: 245) Hakikati arayan genç, rahibin bu tavsiyesini yerine getirmek üzere Ammûriye’de bir Arap tüccarla tanıştı. Kendisini çölden geçirmesi mukabilinde sahip olduğu her şeyi ona verip kervanına katıldı ve yol süresince onların hizmetlerini gördü. Kervan, Vâdilkurâ denen bölgeye ulaştığında maalesef sözünde durmayan tüccar antlaşmayı bozup onu bir Yahudiye; o Yahudi de onu Medineli bir başka Yahudiye sattı. Ne mutlu ki genç, yolculuğun sonunda Medine’yi görünce Ammûriyeli rahibin tarif ettiği şehre geldiğini anladı.

Araplar arasından çıkacak bir peygamberin haberini tarifsiz merak ve heyecanla gözledi. Nihayet beklediği müjdeli haber bir süre sonra kendisine ulaştı. Zaman zaman Medinelilerin aralarında yaptıkları konuşmalara şahit oldukça hasret duyduğu peygambere ulaşma arzusu katlanarak arttı. Ancak o, Resulüllah’ın bulunduğu Mekke’den uzaktaydı ve maalesef sahibinin sıkı takibinde olan bir köleydi. Bu yüzden Medine’yi terk edemezdi. İlerleyen günlerde Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret için yola çıktığı ve Kuba’da konakladığı haberini sahibinin bahçesinde çalıştığı esnada aldı. Heyecan ve sevincini gizleyemedi. Bunu fark edip öfkesinden çılgına dönen sahibi, türlü hakaretlerle “Bundan sana ne! Sen işine bak! Söze karışma!” diyerek onu dövdü. Ancak sadece hakikate odaklanan bu yolcu, gördüğü şiddete aldırmadı. Zira yıllardır aradığı ve odaklandığı hakikatin habercisi çok yakındaydı. Bu durum gönlüne su serpiyordu. Vakit kaybetmeksizin bu son peygamberi, Medine’ye ulaşmadan önce Kuba’da karşılamaya karar verdi ve kazancından biriktirip yanında götürdüğü bir tas hurmayla Resulüllah’ın yanına gitti. Medine’ye hicretin ardından da Resulüllah’ın yanına sürekli gidip geldi. Zamanla rahipten öğrendiği nübüvvet alâmetlerinin kendisinde bulunduğuna şahit olunca da Müslüman oldu. Daha önce kendisini tanımayan Resulüllah, ona kim olduğunu ve nereden geldiğini sorunca yıllardır süren hakikat yolculuğu serüvenini başından itibaren tek tek anlattı. Resulüllah başta olmak üzere orada bulunan bütün sahabiler çile dolu bu hayatı gözyaşları içinde dinlediler.

O, köle olması itibarıyla sahibinin izin vermemesinden dolayı Bedir ve Uhud gazvelerine katılamamıştı. Hendek Savaşı’ndan önce Resulüllah’ın “Git efendine! Bir anlaşma yap! Senin azatlık bedelin ne ise belirlesin. Aramızda bu meblağı karşılayalım ve sen de özgürlüğüne kavuş!” buyruğu üzerine efendisiyle anlaşıp sözleşme yaptı. Özgürlük bedeli ödendikten sonra bu hakikat seyyahının yıllarca çektiği kölelik hayatı son bulmuş oldu.

Uzun yıllar hakikati arama uğrunda pek çok badire atlatan bu nadide yolcu Selmân-ı Fârisî’dir. Asıl adı Mâhbe b. Bûzehmeşân b. Yehbûzân’dır. Müslüman olduktan sonra kendini “Selmân İbnü’l-İslâm” veya “Selmânü’l-İslâm” diye tanıtan Selmân, Müslümanlar arasında “Selmânü’l-Hayr”, “Selmânü’l-Hakîm”, “Selmân-ı Pâk” gibi isimlerle anıldı. İran’ın Râmhürmüz şehrinde Mecusi bir ailenin evladı olarak dünyaya gözlerini açan Selmân, ilk çocukluk dönemini burada geçirdi (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 499-500).

Yıllar yılı aradığı ve uğrunda amansız bir mücadele verdiği hakikati Resulüllah’ta bulan Selmân, hürriyetine kavuşmasının ardından yanından hiç ayrılmadığı Hz. Peygamber’in en yakın dostları arasında yer buldu ve Resulüllah’ın vefatına kadar da bu yakın ilişki devam etti. Selmân, Resulüllah’la gece geç vakitlere kadar sohbet ederdi. Hatta bu kurbiyet çerçevesinde Hz. Âişe, “Selmân, bazı geceler Resulüllah ile yalnız kalırdı. Bu zamanlarda, hiç kimse; hatta Resulüllah’ın eşleri, onların yanına hizmet için bile olsa giremezlerdi.” (İbn Abdilberr, el-İstî‘âb, 636) ifadesinde bulunur. Bu özel sohbetlere istinaden Selmân, Hz. Peygamber’in “hâllerinin mahremi” olarak da bilinirdi. Resulüllah’ın “Şüphesiz Selmân’a doyasıya ilim verilmiştir.” (İbn Sa‘d, Tabakât, 4:78) sözü de gayet manidardır. Selmân’ın Rumca ve İbranice bildiği, Tevrat ve İncil’i güzel okuduğu nakledilir. Buna istinaden Selmân’a “sâhibu’l-kitâbeyn” denilir. Resulüllah’ın saçlarını tıraş etmesi sebebiyle Selmân “berberlerin piri” olarak kabul edilir.

Hendek Gazvesi öncesiydi. Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’nin üç tarafından kuşatmaya açık bir şehir olması itibarıyla savaş için nasıl bir strateji izleyecekleri hususunda ashabıyla istişare ediyordu. Bu sırada Selmân: “Ya Resulallah! Biz İran topraklarında, sayıca bizden fazla olan düşmanı, şehrin çevresine hendekler kazmak suretiyle karşılardık. Öyle yapalım mı?” deyince Resulüllah, ortaya atılan bu fikri oldukça beğendi. Sahabe de bu öneriyi benimsedi. Hendek kazılıp savaş hazırlıkları tamamlandığında muhacirler ile ensar farklı bölgelerde konuşlanmıştı. Bu arada her iki grup Selmân’ı çok sevip benimsediklerinden dolayı “Selmân bizdendir.” diyerek onu kendilerinden saymış ve paylaşamamışlardı. Bu anlaşmazlık üzerine Hz. Peygamber: “Selmân bizden, Ehl-i beytimizdendir.” (İbn Sa‘d, Tabakât, 4:77) buyurarak bu görüş ayrılığına son verdi. Hz. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber’in bu sözüne istinaden halifeliği döneminde, diğer ehl-i beyt mensuplarına olduğu gibi Selmân’a da maaş bağlamıştı. Ancak Selmân bu parayı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak suretiyle hayatını kazanma yolunu seçti.

Hz. Peygamber (s.a.s.), ehl-i beytinden kabul ettiği Selmân’ı çok severdi. Resulüllah bu muhabbeti “Allah, bana ashabımdan hususi olarak dört kişiyi sevdiğini bildirip benim de onları sevmemi emretti. Bunlar: Ali, Mikdâd b. Esved, Ebû Zer ve Selmân’dır.” (Ebû Nu‘aym, Hilyetü’l-evliyâ, 1:190) buyurarak dile getirir. Ayrıca Resulüllah’ın, Selmân hakkında buyurduğu şu müjde de onun ne kadar talihli olduğunu gösterir niteliktedir: “Cennet üç kişiyi şiddetle arzu eder. Bunlar; Ali, Ammâr ve Selmân’dır.” (Tirmizî, Menâkıb, 34)

Selmân’ın uzun ve çileli yolculuklarla dolu ömrü 35-36/656 yılında nihayet buldu. Sa‘d b. Ebî Vakkâs, ölüm döşeğinde son nefesini vermek üzere olan Selmân’ı ziyaret etmişti. Ona “Ey Selmân! Ölümden mi korkuyorsun? Hâlbuki sevdiğin dostlarına kavuşacaksın. Senden razı olan Resulüllah ile buluşacaksın.” dediğinde “Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Resulüllah: ‘Dünyadan ayrılırken sermayeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın!’ buyurmuştu. Hâlbuki çevreme bakıyorum. Bunca servet! İşte buna ağlıyorum!” cevabını aldı. Hâlbuki Selmân’ın vefat ettiğinde miras olarak bıraktığı malın değeri on dirhem civarındaydı.

Selmân’dan 60 hadis nakledilmiştir. Bunlardan biri de bize namazın ehemmiyetini gösteren şu rivâyettir: Bir defasında Resulüllah ile birlikte bir ağacın altında oturuyordum. Resulüllah ağacın kuru bir dalını tutarak yaprakları dökülünceye kadar salladı ve bana: “Ey Selmân, böyle yapmamın sebebini niçin sormuyorsun?” dedi. Ben de “Ya Resulallah! Böyle yapmanızın gerekçesi nedir?” diye sordum. Bunun üzerine Resulüllah şöyle buyurdu: “Bir Müslüman, güzelce abdest alıp beş vakit namazını kılarsa, şu dalın yapraklarının döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.” (İbn Hanbel, Müsned, 5:437)

  

Yorumlar