Bir ölüm, bir hayat, bir örnek

Örnek

  /   733   /   06 Temmuz 2014, Pazar

Dünya Bülteni
 Yazdır

Yanlış hayat doğru yaşanmaz, der dururuz ya, kusursuz hayat nedir, herkes kendine göre tarif edecektir

Hayatımızda bazı dönem noktaları, bazı olaylar unutulmaz

  

Geçen hafta eşimin teyzesi Safiye Usuli Hanım’ın vefatının kırkıncı günü merasimi için İran’ın Batı Azerbaycan eyaletinin merkezi olan Urumiye’deydim. Bir vefatın ardından üçüncü, yedinci ve kırkıncı günlerde düzenlenen törenler her türlü yoruma açık. Bütün bu anmalar yüklenen türlü anlamların yanı sıra insanların hatırlamak ve hatırlatmak için bir araya gelme vesileleri. Onu hatırlıyoruz. Aslında daha o büyük ayrılığın gelip çattığına inanmak içimizden gelmiyor.

Evde ve bahçede etrafında olup bitenlere ince eleştiriler göndererek dolaşıyor, kendi elleriyle bakıp gözleriyle ve cümleleriyle güzelleştirdiği çiçeklerlere dalıp gidiyordu son iki yıldır. Bir buçuk yıl önceki ziyaretimin ardından bu köşede onun çiçeklerle ilişkisini anlatan “dolu dolu bakışlar” başlığıyla bir yazı yazmıştım.  Yeni çiçekler tanımak, aralarında beğendiklerini bahçesindeki saksılarda yetiştirmek ilk meşgâleleleri arasındaydı. Bahçedeki çiçekler onun bakışıyla oluşuyor, gelişiyordu. Bahçe kapısının zili sürekli çalıyorsa onun merakları da yol açıyordu buna. Güller, çiçekler kadar çocuklar ve düşkünlerle de ilgiliydi. Öğrenmeye meraklı, kendisine makul gelen yeniliklere açıktı. Şecere saymakta mahirdi ayrıca.

Çiçeklere dönük ilgisi hayatın güçlüklerine karşı bir dayanma gücü veriyordu ona sanırım. Bey kızıydı. Amcası Urumiye’nin önemli alimlerinden Mirza Mahmud Usuli; şehir çayı parkında heykeli dikilen birkaç kişiden biri. Kendisinden beş yaş küçük olan kız kardeşi, kayınvalidem Zekiye Hanım’ın dul kayınbiraderiyle evlendi. Daha doğrusu bu evliliğe mecbur kaldı. “Zekiye nişanlanacak, ama sen evlenmediğin için çekiniyor” şeklindeki cümle yüzünden gönlü yatmadığı halde o evliliğe mecbur hissetti kendini. İki kız kardeş iki erkek kardeşle evlenince kalabalık bir aile doğuyor. Ancak, evliliği on yılı bulmadan Safiye Hanım eşini yitirince geniş ailenin sorumluluğu kayınpederimin üzerine kaldı. Safiye hala ise eşinin ilk evliliğinden olan iki çocukla birlikte toplam altı çocuğun hatırı için geri kalan ömrünü kayınbiraderinin himayesinde geçirdi. Bunun kolay olduğu hiç söylenemez. Kız kardeşinin evinin hanımlığına ortak olmuştu ister istemez.

Altı çocuğun sorumluluğunu taşıyan 34 yaşında dul bir kadın olarak Safiye Hanım bu gidişattan nasıl rencide olmayabilirdi peki? Kayınpederim her türlü ailevi meselede ona danışmadan tek adım atmadı.

Safiye Hanım bahçeli evin giriş katında otursa da gündelik hayatını üst katta yaşayan kız kardeşi ve kayınbiraderiyle birlikte geçiyordu. Kayınbiraderiyle ani bir karşılaşma mümkün olduğu için kendi özel alanı dışında, mesela bahçede gezinirken çiçek desenli çarşafı her zaman elinin altındaydı. Elinin altında olsa da –belki devletin gereği konusunda aşırı vurgusu yüzünden- çarşafa sempati duymaz, devletin öne sürdüğü ölçülerin ötesinde rahat hareket etmeyi sağladığı gibi kişisel beğeni ve zevkleri de hesaba katan bir tesettürden yana olurdu. Türkiyeli kadınların tesettür usullerini beğendiğini söylerdi. (Kızı ve damadı İstanbul’da tahsil gördüğü için birkaç kez Türkiye’ye gelmişti. Benimle Azeri Türkçesi ile konuşurken İstanbul Türkçesine özgü kelimeleri de içine katmaya çalışırdı.)

Sorgulamadan edemeyen bir zihni vardı ve dili her zaman nazikti. Tahsil görseydi, iyi bir siyasetçi olabilirdi. Yıllar önce süt fiyatları pahalandığında, belediyeye karşı süt almamak suretiyle fiyatların yeniden düşülmesi yönünde başlatılan eylemi canla başla desteklediğine şahit olmuştum. Çocukları evlenip gittikçe onun yaşadığı kat geniş ailenin İran ve dünya şehirlerine açılan fertleri yanı sıra konu komşu ziyaretleri için de bir kabul mekânına dönüşmüştü. Ben de ziyaretlerimde onun yaşadığı katta vakit geçirmeyi severdim. Ailenin resmi merkezi dışında bağımsızca harekete izin veriyor gibiydi onun mekânı. Orada unutabilir, unutulabilirdiniz. Gün boyu asla durmayan kapı seslerinin çağrısı dışında kendi programınızı gerçekleştirmenize izin veren bir uzam açılırdı önünüzde.

Nasıl da çaresizce rehin verilmiş bir hayat! Kız kardeşini seversin, ama bütün bir ömür boyu onunla aynı çatı altında yaşamayı istemeyebilirsin. Başka bir yol yoksa, bu patikada ilerlemek kaçınılmazsa, adımlarını kontrol ederek yol arkadaşlığını sürdürmek gerek. Tarkovski ve Aliya haksız mı? Hayatı yaşamaya değer kılan sahip olduklarımız değil, diğer insanlar için yaptığımız fedakârlıklardır.

İki kız kardeş akıllarına gelen her cümleyi sarf etmemekle işe başlamış olmalılar. Bunun için de ellerindeki başlıca kaynak, kız kardeş olmalarından ileri gelen geniş bilgi dağarcığıydı sanırım. Bu dağarcığı elti olarak aynı çatı altında yaşadıkları 65 yıl boyunca sağladıkları, katıldıkları bilgilerle birlikte zenginleştirdiler. Anlatacak çok şey varken niye yıkıcı sözün, gıybetin peşinde koşmalı… Kadınların yazılı olmayan tarihi içeriyor anlattıkları. Mesela şehrin en önemli kız lisesinin otoritesiyle ünlü müdiresi ve Şah ailesine yakınlığıyla tanınan, şehre geldiğinde konağında misafir ettiği Şah Süreyya’dan boşandığında yeni Şahbanu olma hayallerine kapılan, Farah’ın seçilmesiyle hayal kırıklığına uğrayan ve emeklilik çağını Tahran’da Alzheimer hastası olarak geçiren Emiri Hanım. Bin yıllık komşuları, gençliğini at sırtında geçiren, sosyalist gruplara karşı eli silahlı dolaşan bey kızı Efser Hanım’ın tefecilikle geçen son yılları… Savaş yıllarında bombardıman sırasında bomba yağarken taksiden inip kaçmaya çalıştığı sırada sağ ayağı şarapnel parçasıyla dağılan talihsiz bağ işçisi Meliha Hanım’ın evli bir adama kaçan kızını geriye alma mücadelesiyle geçen son yılları…

“Hadi kendin söyle bana, seni zevkle dinleyip alkışladıkları konular hangileridir; çünkü ben tahmin edemiyorum” diye soran Sokrates’e “Şecereler” diye cevap verir Hippias; “kahramanların ve insanların şecereleri; şehirlerin ilk kuruluşlarıyla ilgili hikâyeler ve eskiyle alakalı her şey. Onların yüzünden bu konuların hepsini araştırmak ve çalışmak zorunda kaldım. (Derrida, Platon’un Eczanesi, sf. 60, Pinhan)

“Secere sayan kadınlar” onlar. Hafızaları berrak, çünkü hem yatay ilişkileri zengin, canlı, kapıları sofraları daima yoldan geçene açık, hem de geriye dönük okumaları sürüyor. Geçmiş günlerden ya da halihazırda bir aile söz konusu edildiğinde akrabalık ya da hadiselerle çeşitli bağlantılar kurarak anlatıyorlar olup biteni. Sonradan utanmalarına sebep olacak cümleler kurmamaları gerekirdi. Zekiye Hanım gelmişten geçmişten söz eder, Safiye Hanım da kıssadan hisse çıkarmayı üstlenirdi. Şecere sayarken de bulanık noktalarda paslaşırlardı. Bilgi ve yorumları nasıl da kapsayıcıydı! Evin kızlarından Betül oğlunu zor bir hastalığın ardından toprağa verdiği halde yasına yenik düşmedi, acısını bahçenin içinde yaşadı, herkesle ve gelmiş geçmiş ibretli sahnelerle birlikte.

Yanlış hayat doğru yaşanmaz, der dururuz ya, kusursuz hayat nedir, herkes kendine göre tarif edecektir neticede. İki kadın için de önemli olan imandan Kur’an’dan ayrılmamaktı.

Geçmişe dönük bakış, şecerelerle ilgili açıklamalar, bağlantıların vurguları, saygı ve rahmet dileğine sebep olan nitelikler, sürekli bir yeniden tasvir, iki kız kardeşin kendi hayatlarını yönlendirmesine yardımcı olan kaynaklar gibi gelirdi bana. Nispetler eksikler öteki tarafından tamamlanacak şekilde vurgulanmaktadır. Kim kimin neyi oluyordu ve yeni bir evliliğin ardından hangi farklı bağlantılar çıktı ortaya? Kimin torunu şimdi hangi ülkede ve kimin eski nişanlısının babası, kocasının uzaktan kuzeni oluyor…

Gıybete düşmeden anlatma mahareti, hayatı sürekli ve başka açılardan yeniden yorumlamayı gerektiriyor. Kınamadan çekemezlikten nefsi şımartmaktan uzak bir üsluba ulaştırıyor tarihsel atıflar ve şimdiki zamanın farklı açıların bakışı. . İki kız kardeşin iyi geçiminde bu üsluba ulaşmanın payı büyük: Bir o taraftan bakmak, bir diğer köşeden, hayatın sahnelerini hayret nazarıyla ve hayranlığı eksiltmeden görmeyi mümkün kılıyor. Bir de işte o şekilde kurcalarken ilişkiler ağını, yaşanmışlardan alınan derslerin olacaklara dönük ibretini hatırlatıyorsun

Edep ve insanlık zor zamanla, zorlu sorumluluklarla sınanmadığında sadece bir söylemdir, retoriktir. Safiye Hanım hayata hayret nazarıyla bakmayı çiçeklerden öğrendi ve etrafındakilere de bunu anlattı son nefesine kadar.

  

Yorumlar