Onurlu bir mücadele

Örnek - Röportajlar - Bizim Aile

  /   1173   /   22 Temmuz 2014, Salı

Nisanur
 Yazdır

Biz Müslüman kadınların bu çerçevedeki en önemli yaşam tarzı belirtileri de tesettürleri.

Örnek bir direniş, onurlu bir mücadele, ibretlik bir hikaye; Sarsılmaz bir iman

  İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Tibbi Dökümantasyon Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyken başörtülü sınava girmek isteyince 6 ay ceza alan Nuray Canan Bezirgân, cezası ertelenince Kanada’ya iltica edip 7 yıl orada yaşamış. Kendisiyle bu minvalde bir röportaj yaptık. 

“Bizler şimdiye kadar inancımıza karşı yapılan müdahalelerde daha güçlü bir duruş sergileyebilseydik şu an daha farklı konuları konuşuyor olabilirdik” diyen Nuray Hanım bir hanımefendinin örtünüp tesettüre girmesinin dünyadaki mevcut ticari, sosyal ve siyasal dengeleri etkileyecek çapta ciddi bir hareket olduğunu vurguluyor. Tesettürlü olmanın hayatına hiçbir kısıtlama getirmediği insanların ciddi bir yozlaşmanın göstergesi olduğunun da altını çizen Bezirgân “Sadece tesettür değil, Rabbimin herhangi bir tek ayetinden vazgeçmemiz isteniyorsa karşılığında ne sunulursa sunulsun vazgeçmemeliyiz” açıklamasında bulunuyor. Sizleri röportajımızla baş başa bırakıyoruz. 

Nuray Hanım, sizi başörtü mücadelesi veren bir kimlikle tanıdık. Hatta bir bebeğinizi de -henüz doğmadan- bu uğurda kaybettiniz. Aynı şekilde hicrette sürgün hayatı yaşadınız. Tüm bunların gölgesinde başörtüne yüklediğiniz anlamı sorsak? 

Başörtüsü benim için Allah`ın ilahlığının tarafımdan kabul edilmiş olduğunun, benim üzerimde O’nun dışındaki hüküm koyucuların hiç bir tahakkümünün olmadığının, kul olmanın, özgürlüğün, İslam olmanın sonsuz onurunun timsalidir. 

28 Şubat sürecini yaşamış mağdur bir kadın olarak; o döneme dair izlenimlerinizi kısaca alabilir miyiz? 

28 Şubat Türkiyeli Müslümanlar için bir imtihan süreciydi ve neticesinde bu imtihana maruz kalan toplumumuzun her ferdi takındığı tavırdan dolayı ilahi karnesinde notunu aldı. Bariz haksızlıkların zulme dönüştürüldüğü ve hedefinde Türkiye`deki siyasal İslam`ın gelişiminin önünü kesmek hatta yok etmek olan dış güçler tarafından içerideki işbirlikçiler eliyle oluşturulmuş bir darbe hareketiydi. 

28 Şubat birçok açıdan ele alınabilecek ve üzerinde uzun yorumlar yapılabilinecek bir dönem tabi. Ama benim âcizane yorumum, toplumun haklarını gasp eden cuntacılara kaşı maruz kaldığı bir sınavdı. O günlerin mağduriyetini aldığı haksız müebbet hapis cezasıyla yaşayan Salih Mirzabeyoğlu ve diğer tutuklular bu dönemin hala tam anlamıyla sona ermediğinin göstergesi. 

“AMERİKA’DAN KANADA SINIRINA GİDEREK SIĞINMA TALEBİNDE BULUNDUK” 

O dönemde başörtünüze özgürlük isteyişinizden dolayı birçok zorluk ve sıkıntı çekiyor oluşunuz sizi yurt dışına sığınma kararı almaya itmişti. Bize bu hicretinizden kısaca bahseder misiniz? 

O dönemde binlerce başörtülü öğrenci okumak için yurtdışına çıkmaya başlamıştı. İşte bu konuda fikir teatisinde bulunabileceğimiz birkaç büyüğümüzü aradık. Bir de Türkiye’deki insan hakları ihlallerini takip eden Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Komitesi) Türkiye temsilciliği aklımıza gelmişti. Bu örgüt, 2000 yılı Türkiye’deki insan hakları ihlalleri raporuna benim 6 aylık hapis cezamı da yazıp bütün dünyaya duyurmuştu. Kanada, Amerika veya İsveç olabilir, denildiğini hatırlıyorum. Neticede eşim ve ben işlerimizden ayrıldık, üç gün içinde tüm evimizin eşyasını haraç-mezat sattık ve ABD’ye aldığımız turist vizesi ile uçtuk. Birkaç hafta sonra Amerika’dan Kanada sınırına giderek sığınma talebinde bulunduk. 

Sebep bir ilk; “Dini inancından dolayı ayrımcılığa tabi tutulmak, İslami kurallara göre giyinmeyi istemek ve bu süreçte maruz kaldığım haksızlıklar”. Bundan sonrası çok uzunca bir süreç ancak özetlemeye gayret edeyim. 

O gün sınırda yaklaşık 7 saat bekletildikten sonra Kanada’ya girdik ve 1,5 ay boyunca sığınmacıların konaklatıldığı küçük bir motel odasında kaldık. Dünyanın dört bir yanından mültecilerle birlikteydik. Kimisi ırkından, kimisi siyasi görüşünden, dilinden, dininden dolayı ayrımcılığa uğramış birçok insan. Kış mevsimi idi ve aşırı soğuktu. Ramazan ayıydı ve motel odasında sahur yapıp iftar ediyorduk ve yine motelin yakınlarında Faslılara ait bir camide dünyanın birçok yerinden gelmiş ve oralı olmuş Müslüman kardeşlerimle o yıl bayram etmiştik.

Sonrasında Kanada’daki Türkiyeli Müslüman kardeşlerin yardımıyla bir ev kiralandı ve yerleştik. Bu sürede Amnesty International’dan yetkililerle görüşüp bize avukat bulma noktasında yardım istedik. İsmimin o yılki insan hakları ihlalleri raporlarında yer alması bize bir avukat bulma da yardım etmelerine vesile oldu. Avukatla görüştük ve olayları anlattık. Kendisi aslen Kanadalıydı ve tercüman vasıtasıyla elinden geleni yapacağını söylüyordu. Birkaç hafta sonra tercümanımız telefon etti ve bizi mahkeme etmeden önce bir ön görüşmeye çağırdıklarını söyledi. 

Bayan bir hâkim hanım, avukatım, ben, eşim ve küçük oğlumuz bir masa etrafına oturduk. Hâkime hanım olanı biteni dinledi. Dokümanlarımızı, mahkeme dosyalarını inceledi ve “Bu ailenin muhakeme edilmesine gerek yok, size mahkeme olmaksızın oturum veriyoruz. Kanada’ya hoş geldiniz, özgürce okuyabilir, inanabilir, inandığınızı ifade edebilir ve yaşayabilirsiniz” dediğinde buruk bir sevinç yaşamıştık. Ama “Neden buradayım neden?” diye içimdeki ben isyan ediyordu bir diğer yandan. İşte o üzerinde çok polemik yapılan “iki buçuk saatte vatandaş oldu”nun özeti de bu. 

Yani bu diğer sığınmacılara uygulanan ve iki yıldan 7-8 yıla kadar uzayabilen mahkeme süreci bana uygulanmaksızın oturum verilmiş oldu. Bunun sebebi başörtüsü yasağının ciddi bir hak ihlali olarak tanınması ve bu yasak sonucunda yargılanmam ve diğer yaşadığım mağduriyetlerin belgeleriyle başvurmuş olmamdı. Kısa bir süre sonra bu olay Türkiye’de de duyuldu ve Kanada’ya çok sayıda başörtüsü yasağı yüzünden iltica talebinde bulunulmaya başlandı. Türkiye’den bu konuda bir ilk olması ve durum hakkında mağduriyetimden şüphe etmedikleri için benden Ontario Eyaleti Mülteci Hâkimlerine bir brifing vermemi rica ettiler. Görüntülü bir sunum ile yasağı ve bu yasak yüzünden yaşanan mağduriyetleri onlara anlattım. Sonrasında her oturum alan kişi gibi orada geçirmemiz gereken gün sayısı dolunca da vatandaş olduk. 

“KANADA DEVLETİ TARAFINDAN HİÇBİR AYRIMCI MUAMELEYE MARUZ KALMADIM” 

Peki, orada ne kadar kaldınız? Size olan yaklaşımları nasıl oldu? 

7 yıl Kanada’da yaşamak zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum. Zira kendi rızamla değil. Doğduğum topraklarda maruz kaldığım baskılar, gözaltılar, yargılanmalar ve hakkımı savunduğum için aldığım tehditler neticesinde Kanada’ya göçmek zorunda bırakıldığım için. Bu süre içerisinde Kanada Devleti tarafından hiçbir ayrımcı muameleye maruz kalmadım. Tesettürlü bir şekilde üniversiteye gittim, devlete ait bir ilköğretim okulunda yardımcı öğretmen olarak çalıştım. Okulumda benim gibi ibadetini yapmak isteyen Müslümanlar için tahsis edilen bir odada namazlarımı kıldım. Ramazan aylarında diğer Müslüman öğrencilerle beraber iftar programları düzenleyebiliyorduk. Birçok toplantı, protesto ve yürüyüşe katıldım. Fikirlerimi, düşüncelerimi özgür bir şekilde dile getirebiliyordum. Bu saydıklarımın hiçbirisini Türkiye’de yapma hakkım yoktu. 

Dini simgeleri kullanmada Kanada müthiş özgürlükçü bir yapıya sahip… Sarıklı polislerden tutun, kippalı hâkimlere, başörtülü ilköğretim hatta anaokulu öğrencilerinden tutun, türbanlı Yahudi kadınlara kadar insanlar özgürler ve istedikleri gibi istedikleri yerde okuyabiliyor, çalışabiliyorlardı. Laikliğin de elden falan gittiği yoktu… 

“BU EVRENSEL HUKUKTA BİR SUÇTUR” 

Sizce bilhassa ülkemizde zaman zaman had safhaya ulaşan tesettür düşmanlığının temelinde neler yatıyor? Bu noktada iyileştirme adına kadına düşen sorumluluklar var mı? 

Tesettür düşmanlığı aslında maskelenmiş İslam düşmanlığıdır. Bu evrensel hukukta bir suçtur. Hiç kimsenin bu suçu fiilen ya da sözle işleme hakkı, lüksü olmadığını bilmemiz gerekiyor. Bizler şimdiye kadar inancımıza karşı yapılan müdahalelerde daha güçlü bir duruş sergileyebilseydik şu an daha farklı konuları konuşuyor olabilirdik… 

Tesettür modasını konunun dışında tutacak olursak bir hanımefendinin örtünmesi, tesettüre girmesi dünyadaki mevcut ticari, sosyal ve siyasal dengeleri etkileyecek çapta ciddi bir harekettir. Zira yeryüzündeki ticaretin ciddi bir kısmı kadınlar üzerinden yürütülmektedir. 

“BİZE DÜŞEN KARDEŞLERİMİZİ UYARMAK VE HELÂLLERE DAVET ETMEKTİR” 

Malumunuz günümüzde yozlaşmış bir tesettür algısı var. Başörtüsünün yozlaştırılması noktasında neler söylemek istersiniz? Bu durumu hem kadın hem de onlar üzerinde veli/vasi olan erkek açısından değerlendirir misiniz? 

Yozlaşmış tesettür algısının oluşumunda başrolü, tesettürlü hanımların estetik bir görüntü dâhilinde örtünmelerini sağlamak amacıyla üretim yapan ve pazarlama yapan ticari kurumların aldığını düşünüyorum. Tesettür markalarının kadınlar için ürettiği kıyafetler örtülü ama tesettürsüz bir yapıda… 

Tesettürlü olmanın hayatına hiçbir kısıtlama getirmediği insanlar daha ciddi bir yozlaşmanın göstergesi bence. Nargile içiyor, tavla oynuyor, kadın erkek karışık eğlencelere iştirak edip halay çekiyor, konserlerde en ön saflarda yerini alıyor, erkeklerle tokalaşıyor… Kısacası sanki başına bir şal atınca bütün bunları yapabilmesine cevaz veriliyormuşçasına hoyratça davranan bir kesim oluştu. Haramlar ve helâller siyah ve beyaz kadar net iken kadın erkek diye bir ayrıma gitmeye gerek bırakmıyor. Ancak bize düşen kardeşlerimizi nazik bir üslupla bu dejenerasyona karşı dikkatli olmaları hususunda uyarmak ve helâllere davet etmektir. 

Sizce bir bayanın –bilhassa anne olarak- değerleri adına vermiş olduğu mücadele onun aile hayatına ne şekilde yansır? 

Genellikle çocukların ebeveynlerini örnek alarak kendi kişiliklerini oluşturdukları gerçeğinden yola çıkarsak muhakkak ki bu çocuklar inandığı değerlerden kopmamak için nefsin, şeytanın ve insanların müdahalelerine karşı daha bilinçli ve dirençli olurlar. Ve bu sahip oldukları her değerin kıymetini bilme ve yitirmemek için zorluklara sabırla mücadele etme azmini kazanmalarına sebep olur. 

Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda hafızanızda derin bir iz bırakan anınız varsa bizimle paylaşır mısınız? 

Bir kere sivil ekipler tarafından işyerimden gözaltına alınmış ve bir karakola götürülmüştüm. Eylemlere katılmamamı ve basına konuşmamamı istediklerini tehditkâr bir üslupla anlatan polislerden biri amacımı sordu. “Müslümanım, amacım İslam`a hizmet etmek” dedim. “Sen Müslümansan biz neyiz?” diye sordu. “Siz benim inancıma göre müşriksiniz” dedim. “O ne demek, kâfir mi diyorsun bize?” diye öfkelendi. Ben de “Hayır bu daha farklı bir durum! Aslında siz sordunuz diye ben de söyledim” dedim. “Hı iyi o zaman. Ben de bize ‘kâfir’ diyorsun sanmıştım” dedi…

“HAYATIMIZI YÖNLENDİRECEK EN ÖNEMLİ KAYNAK KUR’AN” 

Son olarak okurlarımıza neler tavsiye edersiniz? 

Ben Kur’an’ı anlamak için okumaya başladıktan sonra Müslüman oldum. Bunun için hayatımızı yönlendirecek en önemli kaynak Kur’an. Benim tavsiyem sağlıklı biçimde düşünebilmek, akledebilmek için ölmüş, modern ya da geleneksel ululaştırılan şahsiyetlerden medet ummamak için Kur’an’a anlamak ve yaşamak için sarılsınlar. Kur’an’ın muhatabına kazandırdığı dünya görüşü ve yaşam tarzı bence en önemli varlığıdır. 

Biz Müslüman kadınların bu çerçevedeki en önemli yaşam tarzı belirtileri de tesettürleri. Bu zamanda bizi Rabbimizin başörtüsü ile sınadığına inanıyorum. Bu sebeple tesettürün kıymetinden resmi ideoloji tarafından habersiz bırakılmış başı açık kardeşlerimizi örtünmeye, tesettürlerini kuşanmaya davet ediyorum. Örtülü kardeşlerime de örtülerinin tüm diplomalardan, kariyer hayallerinden ve tavizlerden değerli olduğunu bir kez daha hatırlatıyorum. Sadece tesettür değil, Rabbimin herhangi bir tek ayetinden vazgeçmemiz isteniyorsa karşılığında ne sunulursa sunulsun vazgeçmemeliyiz. Ben bu direncimizi Kur’an ahlakının, imanın bir gereği olarak görüyorum. Çünkü onlar böyle pırıl pırıl duracak bir Kur’an neslinden korkuyorlar. Kur’an neslini yeniden inşa edelim duasıyla selamlıyorum tüm kardeşlerimi... 

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz… 

Ben teşekkür ederim, hayırlı çalışmalar diliyorum. 

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi  

Yorumlar