Niye "ev"li değiliz?

  /   1312   /   02 Aralık 2014, Salı

Yeni Şafak
 Yazdır

  

Büyük şehirlerde yağmurun toprak ile buluşacağı zeminler tükenmek üzere. Toprak, denizden çalarak doldurduğumuz alanlarda karşımıza çıkar oldu.

Dar gelirliler TOKİ katlarına, dairesi olanlar rezidanslara, villa ve köşklere dair rüya görmekten yorgun.

Mekan olarak her yer "ev"leniyor, lakin nikah olarak "evlenen" azalıyor. 20"li yaşlarında evli olanların sayısı giderek düşüyor.

Ahiret bilinci azaldıkça, ölüm- süzlüğün biz ölmeden icat edileceğine dair inanç kuvvetleniyor, içimizdeki metafizik ürpertinin sesini "evsemek" ile bastırıyoruz.

Hepimiz her an evsiyoruz. Susamak gibi acıkmak gibi evsiyoruz. Yaşadığımız hayatın içinden çekip gitmeyi, başka bir eve taşınmak olarak algılıyoruz. Yeni bir ev, yeni eşyalar ve yepyeni bir hayat.

İçimizdeki boşluğun yeni bir şey ile dolacağını, içimizdeki o korkunç uçurumdan kurtulacağımızı sanıyoruz.

Oysa modern insan uçurumunu içinde gezdiren insan.

O uçurumu kapatacak, üzerinde çınar ağacı yeşertecek tek şey, var olanın kıymetini bilerek, şükrünü eda edebilmek...

Türkçe''de nikahlanmak ile ev sahibi olmayı imleyen sıfat aynı: "Evli"

Oysa günümüzde ikisinin arasındaki anlamsal bütünlük giderek ayrışıyor. Ev sahibi olmak için nikaha ihtiyaç yok. Nikah altında olan herkes kendisini aynı zamanda bir yuvanın mahrem ve sıcak atmosferinde hissetmiyor. Hissedilseydi boşanmaların geometrik artışından bahsedebilir miydik!

Çocukluğumda, evlenmek bir dünyadan başka bir dünyaya geçmek anlamına gelirdi. Gelinler hüzünlü olurdu. Gelinlik ile kefen bir kıyafetin tersi düzü gibiydi. Gelinlerin düşlerini bilmezdik, dişlerini de.

Yanlış mı hatırlıyorum diyerek, dün çocukluğumun düğün fotoğraflarını serdim halının üstüne. Bir tane gülen resim görmedim. Hepsinin yüzünde ağır oturaklı bir ifade. Girmiş olduğu "yeni" dünyanın yükünü tartmaya çalışan bir hal. Oysa çoğunun yaşı yirmi bile değil.

Son yirmi yıldır neredeyse bütün gelinlerin yüzünde, diş macunu reklamını hatırlatan kendini aşmış bir gülümseme var. Evlilik cüzdanının gelinlere verilmeye başlamasından bu yana, pek çok gelin o muhteşem zafer işaretini vermek üzere ellerini havaya kaldırıyor.

Yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak değil; aslolan bir töreni gerçekleştirme azmi sanki. Her şey mükemmel olacak. Kıyafetler, ikramlar, çiçekler, takılar. Sanki bu dünyaya, düğünde mutlu bir kareyi fotoğraf olarak sabitlemek üzere gelmişiz. Hayatın tek gayesi bakınız ne kadar mutlu ne kadar şık ve ne kadar her şeye hakimim pozu verip sonra onu herkese göndermek. Dünyadaki temsilini bir fotoğraf karesi üzerine bina etmek.

Japonya"da her yıl onlarca kızın kırmızı halıda yürüyüp kilise töreni ile evlenmek için din değiştirip Hristiyan olması gibi, bizde de sembolün manayı imha eden tacizi, şiddetini giderek arttırıyor.

Nitekim geçtiğimiz yaz, resimlerinde çok hoş ve güzel görünen bir öğretmen evliliğe değil ama evlilik törenine talip olduğunu "damatsız düğün" yaparak ortaya koydu. Velilerin ve arkadaşlarının katıldığı oldukça eğlenceli geçtiği belirtilen düğünün haberi gazetelere, düğünün bütün detaylarının itina ile gerçekleştirildiği üzerinden verildi, damatsız düğün herkesi şaşırttı manşetleri eşliğinde.

Yerel basın üzeriden, "haber değeri" taşıyan "kutlama"ya, gerekli "ilgi"yi gösteren medya, birkaç gün sonra öğretmenin sosyal medya adreslerini kapatarak kayıplara karıştığını duyurdu.

"Coğrafya öğretmeni" kendi hayatına birkaç satır ile dahil olan haber kanallarına şikayetini, bir haber sitesine göndermiş olduğu sitemkar mektup üzerinden dile getirdi. Mahremini ihlal etmekle suçluyordu hayatının karelerini pervasızca kullananları.

Ev düğünü yapsaydı belki sitemini anlamakta pek de zorlanmazdık. Ama düğün herkesin gözü önünde, kır düğünü olarak gerçekleşti- rilmiş, gelin arabasına kadar bütün detaylar "paylaşılmış"tı.

Damatsız düğün haberi şaşırtıcı geldi hepimize. Esasında olay sosyolojik açıdan çok anlamlı. Hoca Nasrettin fıkraları ile uyumlu bir dokuya sahip.

Neden Hoca Nasrettin"in Türkiye"si ile uyumlu?

Öğretmenin kendi cebinden bütün detayları düşünerek bir düğün yapmasını yadırgıyoruz. Üstelik detayların gerçek, takı töreninin temsili olduğu bir düğün töreni ile karşı karşıyayız.

Peki, "damatlı düğün"lerde damatlar ne kadar önemseniyor! Damat daima kızın arkadaşlarına, ailesine onu ne kadar sevdiğini yaptığı masraflar üzerinde ispat etme yükümlülüğüne tabi tutulmuyor mu? Damat daima gösterilebilen, anlatabilen, fotoğraflanabilen sahneleri inşa etmekle yükümlü değil mi? Düğün törenleri amacın araca indirgenmesi olarak inşa ediliyor. Bütün provalar fotoğraflarda kalacak güzel bir poz için.

Biz hepimiz buraya bu düğüne ispat edilebilir bir poz bırakmak için mi gelmiştik?

Ne için şahit olmuştuk?

Evlilikten maksat ne idi?

Hayatımızdaki aksaklıkların püf noktası işte tam da bu "şahadet"imizde gizli.

  

Yorumlar