Örnek bir aile yaşantısı

Röportajlar

  /   423   /   29 Mayıs 2014, Perşembe

 Yazdır
Ahmet Taşgetiren ve eşi Emine Taşgetiren'in hayatlarında ortak noktalar

  


En Büyük Nîmet, Âilelerimiz: Emine Taşgetiren Hanımefendi ile Bir Hasbihâl

 

Huzurlu, sâliha bir eş, zarif ve mütevâzi bir eğitimci… Yüzüne bakıldığında gönle inşirah veren mü’mine bir hanımefendi… Ahmet Taşgetiren beyefendinin muhtereme zevcesi Emine Taşgetiren hanımefendi ile buluştuk bu ay… “Bir eş, bir anne, bir kayınvâlide ve bir eğitimci” ile, istifade edilecek güzel bir mülâkat oldu, elhamdülillah! Hayır ve hidâyetlere vesîle olması duâsıyla… Buyurun sohbetimize iştirâk etmeye...

 

Efendim, bize âilenizden, yetiştiğiniz çevreden ve kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

Bismillâhirrahmânirrahîm. Bendeniz Karaman doğumluyum. Babacığım, polis memuru idi. Bu sebeple Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikamet ettik. Âilemiz, dindar bir âileydi. Babacığım, Kur’ân âşığı bir insandı. Kur’ân-ı Kerîm’e bakmaktan bile büyük bir huzur duyardı. Polis memuru olmasına rağmen çevre onu daha çok “hoca” kimliği ile tanırdı.

Çocukluğumuzda televizyon yoktu. Biz 8 kardeşiz; dört kız, dört erkek. Kardeşler olarak birbirimize çok yardımcı olurduk. İki elin birbirini yıkaması gibi âdeta… Ben kızların büyüğü idim ve evde her bir kardeşimle ayrı ayrı ilgilenirdim.

Babacığım, bize akşamları peygamber kıssaları okurdu. Anneciğim de etrafındakileri memnun etmeyi kendine vazife edinmiş, fedâkâr bir Anadolu hanımıydı. Büyüklerimiz kızların okumalarını doğru bulmuyorlardı. Etraf, babama bu hususta çok baskı yapıyordu. Babam bu yüzden beni okutmamaya karar verdi. Ben de okumayı çok arzu ediyordum. Bu arada sınav başvuru formlarını doldurdum, babam da bir şey demedi, böylece sınavlara girdim ve Nevşehir Öğretmen Okulu’nu kazandım. Ve orada yatılı okumaya başladım.

O yıllar, sağ-sol çatışmalarının patlak verdiği yıllar… Her yerde olduğu gibi, bu hâdiseler bizim okulumuzda da sessiz sedâsız yaşanıyor. Okulda kendime üç temel vazife belirledim: Birincisi, namazlarımı hiç aksatmadan kılmak!.. Ama okulda namaz kılacak yer yoktu. İki arkadaşım daha namaz kılıyordu. Bir gün Müdür Bey’in yanına gidip namaz kılacak bir yer istedik. Müdür Bey de yatılı nöbetçi öğretmen odasını kullanmamızı söyledi. Tabiî, çocuk aklımızla düşünemedik; sabah namazı vakti hocanın odasını tıklattık:

“-Biz sabah namazı kılmaya geldik. Müdür Bey, burada kılabileceğimizi söyledi.” dedik.

O gün de okulun en otoriter hocası olan, bizim de beden dersimize giren hocahanım nöbetçiymiş. Bize tiz sesi ile öyle bir bağırdı ki, çil yavrusu gibi dağıldık. Ondan sonra kendi odamızda ranza aralarında kılmaya başladık, artık…

İkinci vazifem, faydalı kitaplar okumak; üçüncü vazifem de derslerimde başarılı olmaktı. O sıralar okulumuza yeni bir hoca geldi. Açıkça kendisinin sosyalist olduğunu söyledi ve öğrencilere de sosyalist kitaplar dağıtmaya başladı. Tabiî, bu bizi rahatsız ediyordu. Sonraki yıllarda Büyük Birlik Partisi’nden milletvekili seçilen ağabeyim Recep Kırış da o yıllarda Millî Mücâdele Derneği’nin kurucuları arasında idi… Derneğin kuruluş yılları… Ağabeyim de çok şuurlu, bize her hususta örnek olan birisiydi. Benim için de büyük bir kahramandı. Ağabeyim, bize gündemle ilgili sürekli bilgi verir ve bu hususta bilgilenmemiz için kitaplar getirirdi.

Ben ağabeyime, sosyalist öğretmenimizi ve okulda olan bitenleri anlattım. Ağabeyim de bize o konularla ilgili kitaplar verdi. Onları ben okuyorum, arkadaşlarıma veriyorum. Tabiî, bu kitaplar elden ele bütün okula yayılıyor. O sosyalist öğretmenin gayretleri, aksine bir tesir yaptı; dindar öğrencilerin kendi dâvâları hususunda bilinçlenip gayret etmelerine sebep oldu.

Okulumuzda her sene okul başkanı seçimi yapılırdı. Bu, çok önemli bir seçimdi. Kim okul başkanı seçilirse, onun düşünce ve yaşayış tarzı okulda etkili olurdu. Tabiî, okulda sağcısı da var, solcusu da… Solcular, kendi aralarında örgütlenmişti. Biz de kendi aramızda bir başkan adayı çıkarmaya karar verdik ve seçim hazırlıklarımıza başladık.

O sırada okula yeni gelen talebeler var. Herkes onlarla ilgilenip kendi tarafına çekme gayreti içine girdi. Bizim bir arkadaşımız, artık ne ile karşılaştıysa, yeni gelen bir öğrenci velisine:

“-Bu okulda sağ-sol meselesi var; kızınıza söyleyin, hiçbirine katılmasın!” diye tenbih etmiş.

Bu veli, Müdür Bey’e gidip:

“-Burada sağ-sol çatışması var mı?” diye sormuş. O da:

“-Yok öyle bir şey!..” demiş.

Fakat daha sonra okulda böyle bir şey var mı diye araştırmaya başlamış. Sağcılar kim, solcular kim, tek tek, isim isim tespit edilmiş. Ardından hepimizin ifadeleri alındı. Biz okulda “namaz kılanlar, kitap okuyanlar ve çok ders çalışanlar” olarak tanınıyoruz. Şu bir gerçek ki, nerede olursanız olun, kendi fikirlerinize uyan insanlarla arkadaş oluyorsunuz; böyle gruplar oluşuyor.

Bu olaylar, üçüncü sınıfta iken olmuştu. O yıl sömestr tatiline girerken Genel Kurul toplandı ve bizim hakkımızda okuldan uzaklaştırma cezası verdi. Sağcılardan beş kişi, solculardan altı kişi okuldan uzaklaştırıldı. Ben de uzaklaştırılanlar arasındaydım. Beni Adana Öğretmen Okulu’na gönderdiler. Elime kapalı bir dosya verildi.

Adana’ya gidiyorum; dosyada ne var bilmiyorum. Bu sırada babacığımın tayini de Adana’ya çıktı. Adana Öğretmen Okulu’na gittim. Benim alnım ak, içim rahat… Çünkü namaz kıldığım ve sağcı olduğum için okuldan uzaklaştırıldım. Adana’da derslerime yoğunlaştım ve başarılı oldum. Tesettürlü çalışma imkânım olmadığı için sınıf öğretmeni olarak mezun olmama rağmen çalışamadım. Bir müddet Özel Fazilet Okulu’nda din derslerine girdim, sonra Fazilet Kur’ân Kursu’nda Türkçe öğretmenliği yaptım. Yaklaşık on iki yıldır da Mehmed Âkif Kız Kur’ân Kursu’nda rehber öğretmenlik yapıyorum. Dışarıda düzenli bir şekilde çalışmadım, fakat evde özellikle eğitim, iletişim, âile problemleri üzerine düzenli olarak okumaya ağırlık verdim.

 

Ahmet Taşgetiren Beyefendi ile evliliğiniz hangi vesile ile oldu?

Ağabeyim, Nevşehir Öğretmen Okulu’nda yaşadıklarımı kendi arkadaşları ile istişare etmiş. Böylelikle Adana Millî Mücâdele Derneği’ndeki ağabeyimin arkadaşları, benden haberdar olmuşlar. Ahmet Bey de Milli Mücadele bünyesinde bulunuyor ve o zaman Pınar dergisinde hikayeleri, şiirleri, denemeleri yayınlanıyor. Yavuz Aslan Abimiz var, Milli Mücâdele’de… Ahmet Taşgetiren Bey de Yavuz Abi’ye evlenmek istediğini söylemiş. Ben de o sırada üniversite sınavına girip Kahramanmaraş Sınıf Öğretmenliği’ni kazanmıştım.

Yavuz Abi, Ahmet Bey’e benden bahsetmiş. Ahmet Bey, ağabeyimi de tanıyor. Durum, ağabeyime nakledildi. Ben ağabeyime çok güveniyordum. O zamanlar hayânızdan ne “evet”, ne de “hayır” diyebiliyorsunuz. Ben her şeyi ağabeyime bırakarak:

“-Siz nasıl uygun görürseniz, öyle olsun” dedim.

1974 yılında mezun oldum, 1975’te de evlendik.

 

Aracı olan beyefendi, iki tarafı iyi okumuş olmalı… Âcizane bendeniz, sizi Ahmet Bey’e çok benzetiyorum; hem sîmâ, hem konuşma tarzı olarak birbirine bu kadar benzeyen başka çift görmedim, diyebilirim.

Ben Öğretmen Okulu’nda iken de Ahmet Taşgetiren’in yazılarını okuyordum. Kendisini yazılarından tanıyordum; hassas, ince ruhlu bir kişilik vardı yazılarında… Ama kendisi ile evleneceğim hiç aklıma gelmemişti doğrusu... Ağabeyim böyle bir şeyden bahsedince o yazıları hatırladım. Evlenmeden önce hiç konuşmamış olmamıza ve tanışıklığımız sadece bir kahve ikram etmekten ibaret olmasına rağmen huzurlu bir evliliğimiz oldu, elhamdülillah!..

Evlenince İstanbul’da yaşamaya başladık. Allâh’ın çok büyük bir lütfu olarak zikretmeliyim ki, evliliğimizin dördüncü yılında bir dost ortamında söz evlilikten açılınca şöyle geriye bakıp düşündüm: Evliliğimizin üzerinden dört yıl geçti. Bu süre zarfında bir kerecik bile olsun birbirimizi incitmediğimizi fark ettim.

Gerçekten evliliğimizde sadece sevgi ve saygı vardı. Bunu hiç abartmadan söylüyorum. “Bu nasıl olur?” diye düşünülürse, ben canla başla eşimi memnun etmeye gayret ettim. Ahmet Bey de bana karşı aynı şekilde davrandı. Ben prensip olarak mutlu yuvanın, tarafların karşılıklı birbirine emek vermesi ile olacağını düşünüyorum. Ben on dokuz yaşında evlendim. Yaşım büyük değildi, kimse bana akıl vermedi. Ama ben âileme karşı çok verici olmuşumdur. Bu fıtraten böyle, zorlamakla olmaz!.. Ahmet Bey de çok verici, hassâsiyetleri, fedâkârlıkları gören, ince ruhlu bir insan… İnsanları incitmekten çok sakınan birisi…

Sadece bizim evliliğimiz için değil, bütün evliliklerde, evlendiyseniz artık benlik bitmeli ve “Biz varız!” demelisiniz. Sizin fedâkârlığınıza, karşı taraf da aynı şekilde fedâkârlık yaparak cevap verince, sevgi, saygı ve enerji, büyük bir sinerjiye dönüyor. Sevgi, saygı dil ile oluyor, ama asıl olan davranıştır. Her davranış, sizin sevginizi te’yid etmeli...

Bu arada 1977 yılında ilk çocuğumuz dünyaya geldi. Onu da büyük özlemle bekledik ve doğumu, ailemizde büyük sevinç uyandırdı. Bizim de sevgilerimizi büyüttü.

Ahmet Bey o zamanlar, Tercüman Gazetesi’nde yazı işleri ile meşgul oluyordu. Yazı İşleri demek, gazeteyi yayına hazırlamak demek… O zamanlar, yazı yazmıyordu. Hâlbuki Ahmet Bey’in yazma kabiliyeti çok güçlü ve çok güzel şeyler yazabilir, diye düşünüyordum. Ayrıca çok sağlıklı bir düşünce yapısı var; olayları gerçek olarak görüyor, perde arkasını iyi okuyor ve doğru değerlendiriyor. Aynı zamanda çok hakkâniyet sahibi, herkesin hakkını gözeten bir özelliğe sahip… Dolayısıyla ben o zaman Ahmet Bey’in Yazı İşleri’nde çalışmasından ziyade yazı yazması gerektiğini düşünüyordum. Evde yazı yazardı. Bence Ahmet Bey, o zaman her şeyi bırakıp sadece yazı yazmalıydı. Evliyken bir askerlik dönemi geçirdik. O zaman bana yazdığı mektuplar bambaşka bir lezzette yazılmış yazılar… Hâlâ o mektupları saklarım. Yani Ahmet Bey’in bambaşka, etkili bir yazı üslûbu var.

 

Gönle dokunan, zarif bir üslup olarak görüyorum, ben Ahmet Bey’in yazılarını...

Evet, çok doğru ifade ettiniz. Gerçekten kalbinizden vuran bir yazı üslubu… İşte bu yüzden ben onun yazı yazmasını istiyordum. Onun başka işlerle meşgul olmasına bu yüzden üzülüyordum. Ben bunu niçin anlatıyorum; eşimin iyi özelliğinin farkındaydım ve onun ön plâna çıkmasını arzu ediyordum. İşte bence eşlerin de birbirinin iyi özelliklerini keşfedip onu ön plâna çıkarması ve onu parlatıp yüceltmeye gayret etmesi gerekir. Bu da iki taraflı olması lâzım… İki tarafın da birbirine başta iyi bir mü’min olmak hususunda, sonra da dünyevî işlerimizde destek olması gerekir diye düşünüyorum. Ahmet Bey’in, her yazısını heyecanla bekliyorum, okuduğumda mutlu oluyorum.

“-Sizi yüksek sesle alkışlıyorum. Bu, manşetlerden verilmeli, bu yazıyı herkes okumalı, dünya duymalı!..” diyerek duygumu ifade ediyorum.

Fakat bu yapmacık bir tavır değil, gerçekten de öyle hissediyorum. Benim bu heyecanımı, Ahmet Bey görür, iyi bilir ve bundan çok memnun olur. Bu kabiliyet, Allâh’ın lütfu… Allah yolunu açtı, bütün Türkiye yazılarını sevdi. Bu arada zaman zaman farklı düşüncelerim olursa onları da ifade etmeyi gerekli görüyorum. Ahmet Bey de bundan memnun olur ve onları değerlendirir.

 

Beş tane oğlunuz var. Bizimle “erkek evlat terbiyesi” hususunda tecrübelerinizi paylaşır mısınız?

Evet, beş oğlumuz var. Hep oğlumuz oldu, hamdolsun. İyi ki de oldular, elhamdülillah! Her biri ayrı ayrı kıymetli... Her evlât, özel ve önemli… Her evlât ile ayrı bir mutluluk doldu yuvamıza. Onların annesi olduğum için, Rabbim onların annesi kıldığı için kendimi çok bahtiyar hissediyorum. Onların her biri için Allâh’ın güzel kulları olmaları yolunda dualar ediyorum. Erkek evlât veya kız evlât diye bakmıyorum ben, insan olarak bakıyorum. Kız olsa da aynı hisleri yaşardık diye düşünüyorum. Eşimle aramızdaki sevgi-saygı dengesini, çocuklarımızda da yaşatmaya gayret ettik. Problemleri konuşarak çözmeyi şiar edindik. “Kimin sözü geçer”den ziyâde, “hangisi doğru ise, onun hâkim olması”na öncelik verdik. Ama erkek çocukları, fert olarak sorumluluklarını yapabilmeli diye düşünüyorum. Türkiye’de yaygın olan, “Kızlar iş yapar, erkekler yapmaz!”mantığını doğru bulmuyorum zaten. Her insan, tek başına yaşaması için ne lâzımsa, onları yapabilir hâle gelmeli…

 

Evlatlarımıza özellikle ibadet alışkanlığı kazandırırken nelere dikkat etmeliyiz?

İlk oğlumuz dört yaşına geldiğinde babası, onu Cuma namazlarına götürmeye başlamıştı. Cuma namazlarına başlayınca, vakit namazlarını da kılmaya başladı ve bir daha da bırakmadı, elhamdülillah! Anlatmaktan ziyâde yaşayarak, örnek olarak, teşvik ve takdir ederek onu yönlendirmek ve zeminini hazırlamak gerektiğini düşünüyorum.

Kız çocuklarının yetişmesi için uygun ortamlar, sohbetler vardı, fakat erkek çocukları için çok geniş imkânlar yoktu. Bu sebeple birçok erkek, dînî hususlarda zayıf kaldı diye düşünüyorum. Örneklik çok önemli… Necip Fâzıl’ın bir hâtıratında okumuştum: “Ezanın önemini, ezan dinlemeyi, anneannemin ezan dinleyişinden öğrendim. Bir bakıyordum ki anneannem bir zaman gelince pencerenin önündeki sandalyeye oturuyor, pencereyi açıp kulak kesiliyor. Ardından ezan okunuyor, anneannem onu dinlerken kendinden geçiyordu. İşte bu ezan dinleme, benim dünyama başka bir pencere araladı.”

 

“Sâliha Kadın”, “Sâliha Kayınvâlide”; “Sâliha Gelin” başlıkları altında yazılarınız neşredildi, daha sonra bunlar kitaplaştı. Bir kayınvâlide olarak, sizce gelin-kayınvâlide ilişkisi nasıl olmalıdır?

Gelin-kayınvâlide denilince, herkesin zihninde maalesef hemen problem yumağı iki kelime akla geliyor. Her şeyden önce gelin-kayınvâlidenin zihinlerde dert olarak algılanması, bence bir fâcia ve tam bir kayıp… Artık gelinler de, kayınvâlideler de önyargı ile başlıyor, yeni hayata… Bu negatif iklimin değişmesi için çok ciddî bir eğitim ortamı hazırlanmasının ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.

İşte beni “Sâliha Kadın” kitabını yazmaya sevk eden, gözlemlediğim acılar oldu diyebilirim. Nedir bu acılar? Efendim, anneler, şuurlu bir şekilde İslâm’ı bilen, onu yaşama gayreti içinde olan hassas kimseler… Gelinler de aynı şekilde… Şâhit olduğum bir örnekle anlatayım. Gelin psikolog, çok hoş ve dindar birisi… Bir bakıyorum, kayınpederi ve kayınvâlidesi ile kavgalı… Sırf bu sebeple evlilikleri yıkılma noktasına geldi, şükür ki kurtuldular.

Şimdi bu misalde en dikkat çekici husus, gelinin psikolog ve dindar, hatta ehl-i tarik olması… Yani her davranışı analiz eden ve insanlara yaklaşma yolları bulan, davranışları ve bunların altyapısını bilen kimse demektir psikolog... Ben bu arkadaşa bizzat gidip durumu sorduğumda, iki tarafın da küçücük hataları ve olumsuzlukları büyüttüklerini gördüm. Neden iki taraf da şefkat ve sevgi ile başlamıyordu veya neden birbirlerine karşılıklı emek verilmiyordu? Oysa her şey emek ve gayretin neticesinde güzelleşebilirdi. Aslında mutlu olmak da emek istiyordu, sevdiğinin sevdiklerini sevmekti işin aslı. Yani eşinizin annesini, babasını, yakınlarını sevmek demektir. Bu sebeple “Sâliha Kadın” kitabını hazırlamaya karar verdim.

Bu kitaptaki misaller, tamamen gerçek hayattan uyarlanan örneklerdir. Dindar, hatta ehl-i tarik olarak İslâmî hükümleri bu kadar bilirken neden bu çatışmaları yaşıyoruz?! Eşler arasında, akrabalar arasında buna benzer çatışmalar hep var. Tamam, nefsimiz var, ama ilâhî hükümler doğrultusuna hepimizin gelmesi lazım. Yani herkes nefsinin isteğini yapmak istiyorsa, fert olarak yaşasın o zaman... Tabiî öyle yaşamak mümkün olabilirse… Nefsine düşkün olan başkasının hayatını mahvetmemeli, diye düşünürüm. Artık evlenmiş ve bir âile içerisine girmişseniz, ortak mutluluk iklimine katkıda bulunmaya gayret etmelisiniz.

İki taraf da muhâtabına bu niyetle yaklaşırsa, önyargı olmaz.

Kayınvâlide:

“-Artık bir evlâdım daha var!..” diye düşünecek… Gelin de:

“-Artık bir annem daha var. Biricik eşimin annesi!..” diye başlayacak yeni hayata...

Ben bu duygular içinde kayınvâlidemi sevdim, elhamdülillah! Beraberken onu memnun etmek için çırpınırdım ve bunu severek yapardım. Meselâ daha kendisi istemeden hâlinden anlayıp su vermek, “üşüdünüz mü?” diyerek üzerine bir şal örtmek, gözlerinin içine sevgiyle bakarak onunla konuşmak, hâl hatır sormak, onun yalnızlığını paylaşmak, hatıralarını dinlemek, konuşturmak.... Anneme bir hediye almayı düşünsem mutlaka kayınvâlideme de almak isterdim. Bunlar çok basit ama sevgiyi büyütücü şeylerdir. Ben bunları severek yapmaya çalıştım. Bunlar hem o büyükleri çok memnun ediyor hem de eşiniz bundan büyük memnuniyet duyuyor. En önemlisi de onlara şefkat kanatlarımızı gerdiğimiz için Allah Teâlâ hoşnut oluyor. Neticede ömür boyu huzurlu oluyorsunuz.

Kayınpederim iyileri seçen, ölçüleri yüksek bir insandı. Beni çok sevdi. Eşimle görüştüklerinde:

“-Gelinime husûsî selâmlarımı söyle!.” derdi.

Ben ne yaptım?

Çok içten, sevgi ile davrandım, memnun olmasını gönülden istedim. Bunu davranışlarımla ortaya koydum.

Kayınvâlidenize, kayınpederinize emek verirseniz, bu, mutluluğunuza on, yüz, bin şeklinde katlanarak geri dönecektir. Bunu yabancılar duygusal bankaya yatırım yapmak diye niteliyorlar.

Gelin olarak başarılı, huzurlu bir dönem geçirdim, elhamdülillah!

Şimdi de kayınvâlide konumundayım. Gelinlerime de gerçekten “evlâdım” gözüyle bakıyorum. Gelinim, benim oğlumun eşi, oğlumun her şeyi… Oğlum, nasıl benim evlâdımsa, o da benim evlâdım. Her birini evlat olarak çok seviyoruz. Onlara karşı içim kaynıyor. Onlar evimize gelecekleri zaman onları nasıl sevindirebileceğimi düşünüyorum. Babamız da gezilere gittiğinde mutlaka gelinler için hediyelerle döner evimize…

Ben bir kayınvâlide olarak gelinimden ne beklerim? Öncelikle ikisini birden mes’ud görmek isterim. Aynı evlerde beraber oturmuyoruz. Ancak haftanın birkaç gününde beraber olabiliyoruz. Bu beraberliğimizde de saygı-sevgi çerçevesinde bir birlik isterim. Meselâ 2002 yılından itibaren Mehmed Âkif Kursu’nda rehber öğretmenlik yapıyorum. Odada otururken istemeden bir ikram geliyor, ne kadar mutlu oluyorum. İşte insanı memnun etmek, aslında bu kadar kolay!.. Ne bileyim, odaya girdiğinizde size bir yer gösterilmesi, basit, ama insanı mutlu edecek davranışlardır!.. Siz bu davranışlarınızla muhâtabınızı düşündüğünüzü, sevdiğinizi, memnun etmek niyetinde olduğunuzu gösterirsiniz. Buna bir de tatlı dil ilâve ederseniz, her normal insan buna karşılık verir. Tabiî istisnâları da muhakkak vardır.

Çok çeşitli kayınvâlide tipleri var; zulmeden, evin bütün işlerini sadece geline yaptıran, evden dışarı çıkarmayan… Ama bunlar sağlıklı ve vicdanlı insanın yapacağı şeyler değil, tabiî... Uzun kırgınlıklar, üzüntüler, tekrarlanan hatalar sebebiyle kendisi de acı çekiyor, gelin de oğul da... Yıllar böyle geçip gidiyor. Benzeri şekilde kendi evini de, yakınlarının evini de huzursuz eden gelin örnekleri de mutlaka vardır.

Buna rağmen, kayınvâlidesini memnun etmek için nefsini aşan, Allah Teâlâ’yı hoşnud etmeyi öne alan, iyilikler içinde bulunan gelinler olduğu gibi gelininin her türlü sıkıntısına rağmen onu kucaklamayı sürdüren kayınvâlideler de vardır, bu da Cennet’i dünyada iken kazanmanın güzel bir yoludur. Yapabilenlere ne mutlu!..

 

Gelin-kayınvâlide çatışmasında en çok kaybeden çocuklar oluyor galiba… Babaanne sevgisinden, şefkatinden mahrum olarak büyüyorlar, öyle değil mi?

Çekirdek âile, mânen yoksul bir âiledir. Anneanne, babaanne ve dedelerle birlikte büyüyen çocuklarla çekirdek âilede büyüyen çocuklar üzerinde bir araştırma yapılıyor. Dedeleri ve nineleri ile büyüyen çocukların daha sağlıklı ve daha mutlu oldukları, topluma daha kolay uyum sağladıkları, özgüvenli oldukları görülüyor. Çünkü bu çocukların önünde örnek alabilecekleri ve büyük sevgi görebilecekleri daha çok yetişkin var. Yetişkinler zaman zaman hatalı bile davransalar, uzmanlar çocuğun bu ortamda bile çekirdek aile ortamından daha kazançlı olduğunu ifade ediyorlar.

Bir anneanne ve babaanne şefkatini, hiçbir kimse karşılayamaz. İnsanın çocuğu, canı, ciğeri… Ama torunu bambaşka bir şey… Ben torunlarımda bu kadar yoğun bir sevgiyi yaşayacağımı hiç düşünmemiştim. Her şeyleri çok tatlı geliyor.

Çocukların büyükannelerine ihtiyacı olduğu gibi, büyüklerin de onların sevgilerine ihtiyacı var. Bir arkadaşım, kayınvâlidesi ve kayınpederinin rahatsız olduğunu duyunca, çocukları alıp ziyaretlerine gidiyorlar. Yaşlı anne-baba, torunlarını görünce âdeta dirilip yataktan kalkmış ve bir anda iyileşivermiş. Hastalıklarını unutup çocuklarla oynaşmaya başlamışlar. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in bildirdiği gibi, farzlardan sonra en faziletli amel, bir mü’minin gönlünde sevinç, yüzünde tebessüm oluşturmaktır. Biz bu dünyaya Rabbimizin rızâsını kazanmak için gelmedik mi? Bu hedefe ulaşmak için ne yapıyoruz peki?!

En büyük nîmet, âilelerimiz… Bu nîmetin kıymetini bilmezsek, sevgisiz, huzursuz, sorunlarla boğuşulan bir hayat kalır elimizde. Bu yüzden evlenirken huzurlu bir âile kurmaya niyet etmek lâzım, bunun için de gayret etmek lâzım.

 

Şu an Mehmed Âkif Kız Kursu’nda rehber öğretmenlik yapıyorsunuz. Eğitimcilere iletişim hususunda tavsiyeleriniz nelerdir?

Benim bu konuda temel prensibim, yavrularımıza “rahmet nazarı” ile bakışı içimize nüfuz ettirmektir. Nasıl, yaratılan her şeyin bir hikmeti var diye düşünüyorsak, bunu insana da tatbik etmeliyiz. Yani her insanı yüce Rabbim, özel olarak yaratmış, var etmiş ve hepsinin ayrı bir özelliği var. Hiçbirimiz standart yaratılmamışız. İşte eğitimci, önündeki her talebenin özel olduğunu unutmayıp onlara hikmet nazarı ile bakmalıdır. Hoca böyle baktığı zaman büyük bir sevgi oluşur, sevildiğini hisseden çocuk kendini eğitimcinin ellerine teslim eder, çünkü hisler geçişkendir. Ondan sonra talebenizin özel ve güzel özelliklerini kolayca keşfedebilirsiniz.

Bir araştırma okumuştum. Kenar semtlerde yaşanıyor. Bir grup öğrenci ile ilgili bir çalışma yapılıyor. Aradan 20 yıl geçiyor ve bir gün bir eğitimci okulun arşivinde o araştırmaya rastlıyor. Onu okuyor. Sonra da “Acaba o gün durumları araştırılan bu çocuklar şimdi ne durumda?” diye merak edip, her çocuğun nerede ne yaptığını sormaya yöneliyor. Sonunda o çocuklardan her birisinin çok iyi yerlerde hizmet verdiğini görüyor. Merak ediyor, bu kenar semtte bu başarı nasıl elde edilmiş. Araştırdığında çocuklara emek veren bir ilkokul öğretmenine ulaşıyor. Öğretmeni arayıp buluyor. Ona, “Sırrınız ne hocam?” diye soruyor. Onun cevabı çok önemli:

-Sevgi ve emek, diyor. Ben onları çok sevdim.

İşte rahmet nazarı ile bakış bu diyorum, ben de.

 

Peki, öğrenciyi hiç uyarmak gerekmiyor mu?

Evet zaman zaman gerekiyor tabii ki. Ama öğrenciyi uyarmak gerektiğinde, onunla asla herkesin içinde değil, özel olarak konuşmak lâzım… Başkasının yanında rencide etmek olmaz. Onun onurunu gözetmek, incitmemek lâzım… İyi taraflarını söyleyerek, takdir ederek yaklaşmak ve düzeltilmesi gereken tarafa dikkat çekmek lâzım. Eğer böyle yaparsanız onu kazanıyorsunuz, aksi hâlde gitgide aranızda mesafe, hattâ uçurum oluşuyor. Bu, aynı zamanda Sevgili Peygamber Efendimiz’in de eğitim metodu… Kimseyi, yüzüne karşı toplum içinde rencide etmemiş Rasulullah Efendimiz.

 

Çok teşekkür ederiz, bize zaman ayırıp tecrübelerinizi paylaştığınız için. Allah Ahmet Hocamıza da, size de, sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, huzurlu, uzun bir hizmet ömrü nasip etsin, inşâallah!..

Âmin, inşâallah! Ben de çok teşekkür ederim. Allah hepimizin yâr ve yardımcısı olsun! Rabbimiz, bizi, rızâsını kazandıracak hizmet ve muhabbet vesîleleri ile karşılaştırsın.


  

Yorumlar