İslam düşmanlarının bizlere saldırmaları nedendir?

  /   143   /   12 Mayıs 2018, Cumartesi

 Yazdır

  

Vahye iman etmeyen bütün kesimlerin en büyük hedefleri peygamberler ve Peygamberlere iman eden mü'minlerdir. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Semavi dinlere mensup olduğunu söyleyip muharref ve değiştirilmiş bir dine tabi olan bu günkü Yahudi ve Hristiyanlar da İslam'ın yükselen değerleri ve ayağa kalkmaya çalışan İslam Medeniyetine ve mensuplarına alabildiğine düşmanlık etmelerinin sebepleri nelerdir acaba?

Resulullah Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem): "Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir."buyurunca orada olup Hz. Peygamberin bu sözünü dinleyenlerden birisi: "O gün bizim az oluşumuzdan mı böyle olacaktır?" deyince; Resulullah (s.a.v): "Bilakis sizler o gün çok olacaksınız. Allah (cc) düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacaktır. Sizin kalbinize ise vehn girecektir" buyurdu. Yine dinleyenlerden biri: "Vehn nedir?" deyince Rasulullah (s.a.v):"Dünyayı sevmek, ölümden hoşlanmamaktır" buyurdu. (Ebu Davud el-Melahim, 5; İmam Ahmed, Müsned, II, 359, V, 278)

Bu hadisin Hz. Peygamberin başlı başına bir mucizesi olduğu açıkça görülmektedir. Çünkü hadis-i şerif ile Allah'ın Resulü gaybi bir durumdan ümmetini haberdar edip uyardığı gibi, bir takım ilahi sünnetleri de açık bir üslupla dile getirmekte, mü'minlerin bu tehlikelere maruz kalmaları, kalmış iseler onlardan kurtulmaları için almaları gereken tedbirleri ifade eden bilgiler veriyor. Bu bilgi de Peygamber bilgisi olup, beşerin sınırlarını aşarak ilahi vahye muhatap olan, eşya ve olaylara nübüvvet gözüyle bakan bir şahsiyet için mümkündür. Bu hadisin içerdiği bazı hususlar üzerinde düşünecek olursak:

İslam düşmanlarının Müslümanların Başına Üşüşmesi: Hz. Peygamber'in işaret ettiği bu "üşüşme" günümüze kadar birkaç defa tekrarlanmış bir olaydır. Haçlı seferleri ve bu seferler sonucunda İslam Dünyasının bağrında Filistin'de, Antakya, Urfa ve çevresinde devletler kurmak imkan ve fırsatını elde etmeleri, bu saldırı ve üşüşmenin birincisidir. Moğolların İslam Dünyasını istilaları, olmadık vahşilikleri, hunharlıkları, kan dökücülükleriyle alabildiğine gaddarca cinayetlerin yaşandığı kara yıllar bunların bir diğer örneğidir. Müslüman Endülüs'ü haçlı ordularının istila edip muazzam bir medeniyetin eserleri olan bir çok cami, kütüphane, saray ve şehirleri meskenleriyle yıkıp yıkmaları da bu üşüşmelere bir başka örnektir.

Fakat ne Moğol istilası ne de haçlı seferlerinin saldırganlıkları ve cinayetleri son asırlarda İslam Dünyasının yaşadığı, karşı karşıya kaldığı "üşüşme" ye benzemektedir. Hatta diyebiliriz ki, Hz. Peygamber'in hadis-i şerifinin işaret buyurduğu acıklı olaylar ya da musibetler zinciri son asırda ümmetin yaşadığı facialardan başkası değildir. Çünkü bütün kavimlerin İslam alemine aç kargalar gibi üşüştükleri bir zaman diliminde yaşıyoruz.

O bakımdan hadis-i şerifte haber verilen durum, bütün ayrıntılarıyla ancak İslam dünyasının emperyalist dünya tarafından sömürgeleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Müslümanların ilk fetih yıllarında düşmanlarına karşı zafer üstüne zafer kazanmaları onların sayıca çok, silahça yeterli hatta düşmanlarından daha ileri bir düzeyde olmalarına bağlı değildi. Cenab-ı Allah, Bedir Savaşında Kur'an-ı Keriminde de ifade ettiği gibi oldukça güçsüz oldukları halde mü'minlere yardım etmiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştı. (Al-i İmran, 3/123). Buna karşılık Huneyn'de sayıca kalabalık hatta kendilerini böbürlendirecek derecede kalabalık olmalarına rağmen, kalabalıklarının kendilerine en ufak bir faydası olmamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, arkalarını dönüp kaçmışlardı bile. (et-Tevbe, 9/25). Oysa aynı ayetin baş taraflarında ifade edildiği gibi, bundan önce yüce Allah mü'minlere pek çok savaşta zafer nasip etmiş, onlara yardımda bulunmuştu.

Buna göre mü'minlerin zafer kazanabilmeleri, düşmanlarını yenik düşürmeleri için kalabalık olmaları gerekmemektedir. Zaferi hak edebilmeleri için gereken şartları yerine getirmeleri gerekir. Bunlar ise Allah'ın yardımını alabilecek iman, amel ve mü'mine yakışır nitelikte, tavır ve tutuma sahip olmaktan ibarettir. Bu tavır ve nitelikler ise işaret ettiğimiz ayetin bir öncesinde şöylece ifade edilmektedir;

"De ki: Eğer babalarınızı, oğullarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, elde ettiğiniz malları, durgunluğundan endişe ettiğiniz bir ticareti ve hoşlandığınız meskenleri Allah'dan, Resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha çok seviyorsanız, o halde Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez," (et-Tevbe, 9/24).

Fısk, Allah'ın emir ve buyruklarının dışına çıkmak demektir. Fasık da Allah'ın emir ve buyruklarının dışına çıkan kimse demektir. Genel olarak her hususta ve özellikle İslam düşmanlarına karşı mücadele etme konusunda düşmana karşı direniş göstermek için Allah'ın adını yüceltmek ve İslam'ı aziz kılmak maksadıyla maddi ve manevi her türlü hazırlığı ihmal etmek bu ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre fasıklıktır. Allah da fasıklar topluluğunu genel olarak her konuda, özel olarak İslam düşmanlarına karşı direniş göstermek ve zafere götüren araçları ve her türlü hazırlığı gerçekleştirmek, tedbirleri almak hususunda başarıya ulaştırmaz. Ve bu yüce Allah'ın mü'minlere fasıklar gibi olmamalarını, yani Allah'ın dininin gölgesinde mücadele eden İslam askerlerine Hz. Peygamber'in yazdığı mektubundaki bu ifadeler ne muazzamdır?;

"Şunu bilin ki biz düşmanlarımızla sayı ve silahımızla savaşmıyoruz. Bizim onlara karşı savaşımızdaki en büyük silahımız bizim mü'min olmamız, günahlardan sakınmamızdır. Günahlardan sakınınız. Çünkü biz de onlar gibi günah işleyecek olursak, bizimle onlar arasında bir fark kalmaz, bu sefer onlar (sayı ve silah üstünlüklerinden dolayı) bize galip gelirler."

Abdullah İbn Revaha (r.a) da, Mu'te'de Bizans ordusunun çokluğunun görülmesi üzerine, neler yapılacağına dair istişarede bulunulduğunda aynı gerçeği şöyle ifade etmişti: "Biz şimdiye kadar düşmanlarımıza karşı sayıca ve silahça üstün olduğumuz için hiçbir savaş kazanmış değiliz. Biz düşmanlarla inancımızın verdiği üstünlükle savaştık..."

İşte hadis-i şerife sahabinin sorduğu o gün az oluşumuzdan mı düşmanlarımız üstümüze üşüşeceklerdir? Sorusuna Hz. Peygamber, sayıca çok olacağımız fakat zaferin en önemli sebebi olan manevi güç kaynaklarımızı, tüketmiş olduğumuzdan dolayı bu hallere düşeceğimizi belirtmektedir. Hadis-i şerif bizim için manevi güç kaynağı teşkil eden önemli iki hususa işaret etmektedir. Bunlardan bir tanesi düşmanlarımızın kalbindeki bizden korkma duygusudur. Diğeri ise mü'mindeki şehadet arzusu, ahireti dünyaya üstün tuttuğu için ölümden korkmama duygusudur.





  

Yorumlar