Ailemize Odaklanmalıyız!

Bizim Aile

  /   783   /   26 Mayıs 2020, Salı

 Yazdır

  

Odaklanmak; bir şeye dikkatini vermek, derinleşmek, anlamaya çalışmak ve hissetmektir. Kişi neye odaklanırsa; odaklandığı şeydeki ayrıntıları görmeye başlar, detayları elde eder.

Yüzeyselleşmenin yaşandığı bu dönemde, insanların sorunlarından birisi de odaklanamamaktır. Bu durum, bazı hallerde dikkat dağınıklığı olarak değerlendirilse de ben bu durumu ruhun sükûnete erememesi olarak görüyorum. Yani içteki huzursuzlukların, takıntıların, düzensiz, plansız bir hayatın karmaşasından kurtulamama…

Tüm bunlar, kişinin içinde bulunduğu ortama kendisini tam anlamıyla verememesine neden oluyor. Böylece birçok şey gözünden kaçıveriyor. Belki de birçok güzellik, fark edilemeden nehir misali zamanın içinde akıp gidiyor. Daha tadını alamadan akıp giden güzellikler ise bir daha gelmeyecek, dönülemeyecek, tekrarı yaşanmayacak bir hatıra olarak gönülde yer ediyor. Hâlbuki insanoğlu daha hatıraya, anıya dönüşmeden odaklanabilse kendine, ailesine, çevresindeki güzelliklere, bir ucu diğer âleme bakan işlere… Ve yakalayabilse her anı, kare kare… Fark edebilse; çocuğunun her gülüşündeki fıtratın sesini, masumiyeti, insaniyeti ve yüce Allah’ın şefkat elini… Belki yeniden yeniden iman edecek kendisine ikram edene, bağışlayana, merhamet edene…

Peki ya içinde yaşadığımız çağın bize yüklediği sorunlar, zorunluluklar, sorumluluklar izin verecek mi ailemize ve bize bahşedilen tüm güzelliklere odaklanmamıza? İşte, İslam insan için her konuda olduğu gibi bu konuda da kurtarıcı bir misyona sahip.

İslam, hayatın merkezine doğru bir hedef, hedef üzere bir tertip ve düzen belirliyor. Kişinin önceliklerini ortaya katıp, hedef ile hedefe ulaştıran araçlar arasındaki dengeyi sağlıyor. Böylece duygular, düşünceler o yönde gelişiyor. Nefis terbiyesiyle, ilimle, ibadetle, salih amelle, ilim meclislerinde bulunmakla ruhtaki kargaşa ve takıntıları dindiriyor. Kişinin ruhu, tüm bunlardan beslendiği oranda iç huzura erebiliyor…

Zamanımızda ne acıdır ki; insanların en fazla odaklanamadığı yer kendi ailesidir. Kimisi, onlarca zihin meşguliyetinin faturasını ailesine ödetiyor. Önceliklerini sıralama noktasında problem yaşıyor, ruhundaki karmaşaya ailesinin içinde dur diyemiyor. Ailesiyle aynı ortamın yabancıları haline geliyor. Kimisi de aile olmanın önemini henüz kavrayamamış, aile içi huzurun nasıl gerçekleşeceğini bilememenin bir eksikliğini yaşıyor.

Hâlbuki insanın duygularını, düşüncelerini, sevinçlerini, hüzünlerini, yaşadığı sorunları paylaşacağı ve böylece rahatlayacağı yer ailesi olmalıdır. Bu ihtiyaçlarını ailesinde karşılayamayan, sorunlarına çözüm bulamayan, fikirlerini paylaşamayan eşler, tam anlamıyla aile olamamışlar demektir. Çünkü evlilik; kadın ve erkek arasında oluşan sadece fiziksel bir bağ değil, ruhsal bir bağdır. Ruhsal bağ kurulduğu oranda kalpler birbirinde huzura erer.

Yüce Allah; “Kendilerinden huzur bulasınız diye sizler için eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması, O’nun varlığının delillerindendir.” (Rum / 21) buyuruyor.

Ayette de belirtildiği gibi kadın ve erkek birbirlerine huzur olsunlar, huzur versinler diye yaratılmışlardır. Yani ikisinin de birbirine ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı, sadece fiziki bir ihtiyaç olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Duygusal ihtiyaç, insanın fiziki ihtiyacından çok daha önemlidir. Sevmek, sevildiğini hissetmek, muhabbet etmek, ilgi göstermek, ilgi görmeyi istemek hep duygusal ihtiyaçlardır. Tüm bunlara çocukların da ihtiyacı vardır. Fakat günümüzde eşlerin, birbirlerinden ve çocuklarından en fazla esirgedikleri ihtiyaçlar yüzünden aile birliği tehlikeye giriyor.

Ailedeki sevgisizlik, ilgisizlik, muhabbet azlığı, dışarıdaki birçok kötülüğün kapılarını kendiliğinden açıyor. Özellikle sosyal medya ağları aracılığı ile birbirlerine yabancı insanlar, kolaylıkla yakınlık kurabiliyor. Okullarda, iş yerlerinde, restoranlarda, kafeteryalarda oluşan karma ortamdan dolayı insanlar çok daha hızlı bir şekilde tanışabiliyor. Kötü ahlak, madde ve alkol bağımlılıkları bu şekilde yaygınlık kazanabiliyor. Ahlaki yozlaşma artıyor. Birçok günahın, insanı bu şekilde çevrelediği bir dönemde aile bağları koruyucu bir rolde olmalıdır. Ruhsal bağlar sıkı tutulmalı, duygusal ihtiyaçlar karşılanmalıdır. Aile fertlerinin kalpleri birbirinin muhabbetiyle dolmalıdır.

Onun için bu zor zaman dilimlerinde, biz ebeveynlere çok büyük sorumluluklar düşüyor. Tüm imkânlarımızla evlatlarımızın ruhunu, bir elbisenin bedeni sardığı gibi kuşatmalıyız. Onlara, kendi anne babalarımızın bize gösterdiği ilgiden çok daha fazlasını göstermeliyiz. Onlar, bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda karşılaşmadığımız birçok sorunla muhatap ve devamlı ikilem arasındalar. Bir yandan haramlara çağırılırken, diğer yandan İslam’ın emirlerini yaşama konusunda zorlanıyorlar. Mevcut sisteminin bozuk çarkında köşeye sıkışıp ne yapacaklarını, neyi seçeceklerini bilemiyorlar. Onlara vereceğimiz nasihate, güce, cesarete ihtiyaçları var. Tüm sorunlarını paylaşabilecekleri anlayışlı, tahammüllü, azarlamadan konuşan anne-babaya ihtiyaçları var.

Birçok dindar kişi, çocuğunun okulda ahlaki ve İslami anlamında çözüldüğünü üzülerek ifade ediyor. Peki, çocuğunun maruz kaldığı onlarca baskıya, yönlendirmeye karşı ona ne kadar direnme gücü, bilinç ve cesaret pompalıyor? Örneğin; diploma törenleri artık sazlı, sözlü, danslı partilere dönüştürüldü. Bu törenlerde kız çocuklarının bedenleri, abartılı makyaj ve açık saçık kıyafetlerle sergileniyor. Gençler arası yakınlaşmalar, samimiyetler bu ortamlarda gerçekleşiyor.

Peki bu törenlere katılmaya zorlanan evladımız, katılmadığı taktirde yalnızlaştırılma, kınanma tehlikesiyle karşı karşıya iken kendisine ne kadar yol gösteriyoruz? Babalar, çocuklarının okulda yaşadığı sorunları ne kadar biliyor? Dışarıdaki yabancılara hakikati anlatmak için döktüğü dilin, gösterdiği anlayışın kaçta kaçını evladına gösteriyor? 

Bediüzzaman Hanımlar Risalesi’nde “Aile bağları sevgi ve muhabbetle ayakta durur.” diyor. Her anne-baba çocuğunu çok sever. Fakat mühim olan, bu sevgiyi; onu dinleme tahammülü göstererek belirtmektir. Bir insanın evladıyla/eşiyle yaptığı muhabbet, bir başkasıyla yapacağı muhabbetten çok daha önemlidir. Sorunlara karşı adeta bir koruyucu hekimlik gibidir. Muhabbette esas olan azarlamadan, hakaret etmeden konuşabilmektir.

Ailesi ile sorun yaşayan, ailesi tarafından asi olarak tanımlanan gençlerin ağzında hep birbirlerine benzer sözler var: “Babam bir gün olsun beni aramadı, beni anlamıyor. Annemden hakaret ve azarlamadan başka bir şey duymuyorum.”

İşte bu durum, gençlerimizin yalnızlaşmasına neden oluyor. Yalnızlaşan bireyler haline geldiklerinde, kendi kararlarını hiç sormadan kendileri vermeye başlıyor. Bu kez ailenin gücü, o kadar emek verdiği çocuğuna yetmez hale geliyor.

O halde hiç durmadan, hemen, şimdi ailemize odaklanalım. Çocuklarımızı kurda kuşa yem etmeyelim. Onlarda huzura erelim, huzur verelim, huzur bulalım. Evin içindeyken evin dışlındakilerle bir süre bağlantımızı keselim. Dışarıdakilerin özellikle TV ve internetteki ahlaksızların, evimize girmelerine izin vermeyelim. Biz ailemize odaklanalım. Çocuklarımıza sevgi ve muhabbetle bilinç verelim, nasihat edelim, dinleyelim, anlatalım, göz göze gelelim, ellerini tutalım, bol bol öpelim. Daha evimizden uçup gitmeden koklayıp başlarını okşayalım. Ailemiz bizim cennetimiz olsun.

  

Yorumlar