Çocuğum Yaramaz Olsun mu?

Halis Çocuk

  /   847   /   21 Temmuz 2020, Salı

 Yazdır

  

Abdullah b. Mes’ud henüz Müslüman değilken çobanlık yaptığı dönemde, Rasulullah (AS) kendisinden süt vermeyen bir koyunu getirmesini ister. Rasulullah besmele çekerek onu sağar ve sütünü içerler. Abdullah b. Mes’ud bu durum karşısında hayretle Rasulullah (AS)’a bunu nasıl yaptığını sorar. Rasulullah “Merak ilmin yarısıdır” buyurarak merakını över. Bu olaydan sonra Müslüman olan Abdullah b. Mes’ud aynı zamanda müşriklere açıkça Kur’an okuyan (Rahman Suresi) ilk sahabedir.

***

Çocuklar bir şeyleri karıştırdığında, kırdığında, ağzına götürdüğünde ve benzeri diğer davranışlarında onlara “yaramaz” deriz ve bu davranışlarını “yaramazlık” olarak nitelendiririz. Oysaki çocuklar çoğunlukla öğrenmek için bu davranışlarda bulunurlar. Tıpkı bizlerin de bir zamanlar yaptığı gibi. Bir çocuğa “sobaya yaklaşma yanarsın!” deriz. Ancak o yanmanın ne olduğunu ve ne anlama geldiğini dahi bilmiyordur. Belki de öğrenmesi için yanması, sobaya dokunması ya da sobaya yakın bir mesafeden sıcaklığını hissetmesi gerekir.

Yine aynı şekilde, belli bir süre bebeklere ne verirseniz hemen ağızlarına götürürler. Zira o dönemde en önemli refleksleri emmektir ve neyin yenilip yenilemeyeceğini böylece öğrenirler. Bizlerin yaramazlık olarak tabir ettiğimiz “karıştırmak” ise yine çocuğun merakından, öğrenme çabasından kaynaklıdır esasen. Bir düşünelim… En önemli hazinemiz olan ve gözümüz gibi baktığımız kitapların okunması gerektiğini, onun değerli bir obje olabileceğini anlamaz, yırtar. Çocuk büyüdükçe ve bilinç düzeyi geliştikçe de zamanla onun önemli bir şey olduğunu anlar ve yırtmamayı öğrenir. Kitapların ne işe yaradığını da bu şekilde aydınlanma ile kavrar.

Bu bağlamda meseleye bakacak olursak “merak ilmin yarısıdır” şiarını, çocuk büyütme evresinde tekrardan anlamlandırmamız ve üzerinde tefekkür etmemiz gerektiği aşikârdır. Zira bizim “yaramazlık” diye nitelediğimiz çoğu davranış, aslında çocuğun bilinç oluşumuna etki eden öğrenme ve bilgilenme sürecidir. Bu açıdan düşündüğümüzde aslında “yaramaz çocuk” demek “çok şey öğrenmek isteyen çocuk” demektir. Bir bakıma ne kadar yaramazlık, o kadar merak ve öğrenme isteğidir.

“Yaramazlık yapma otur! Bak, sevdiğin şey başladı onu izle!”

Çocuklar yaramazlık(!) yaptığında eskisi gibi evin önünde, bahçede oyun oynamıyorlar maalesef. Toprakla oynarken, çamurla yeni bir şey inşa ederken veyahut toprağı eşeleyip içerisinden yepyeni, hiç görmediği farklı canlılar keşfederken üstünü başını çamur edip eve dönmüyorlar. Günümüzde yaramaz(!) çocukları sakinleştirmek(!) için televizyon, telefon, bilgisayar, tabletler vs. gibi asosyalleşmenin kilometre taşlarını döşeyen bilumum teknolojik aletler kullanılıyor. Hâlbuki çocuklarımızı sırf “sakin dursun, ağlamasın ve işlerimi rahat göreyim” düşüncesiyle görünüşte masum; fakat esasında sinsi olan teknolojik canavarla baş başa bıraktığımızın farkında bile değiliz.

Öyle ki belki de bazılarımız, internet ortamının çocuklar üzerindeki etkilerini, çocukların bilinçaltlarının nasıl iğfal edilmeye çalışıldığını anlatan ve buna benzer konularla ilgili hazırlanan dehşetengiz bilgilendirme videolarıyla karşılaşmış ve de bunları izlemişizdir. Yine de herkesin izleme fırsatının olmadığı düşüncesiyle, bu hususta endişelenmemiz gerektiğini gösteren konuları sırayla ele almak gerektiğini düşünüyorum.

İlk olarak, kanaatimce de çocukların ileriki yaşamlarında ahlaki ve davranışsal bozuklukların ana kaynağı olan, en azından bu potansiyelde olan “Subliminal Mesaj” konusuna değinmek gerekiyor. Hatırlarsınız, bir dönem 25. kare meselesi yani subliminal mesajlar gündemdeydi. Konu çok uzun, kısaca bilgilendirme adına özetle bahsedecek olursak:

Videolarda gördüğümüz bir anlık görüntü, 655 satır ve frame/çerçeve denilen 24 küçücük kareden oluşur. Subliminalciler, teknik oynamalarla ve milimetrik kırpmalarla peyda ettikleri yeni alana 25. kareyi sıkıştırırlar. Sıkıştırdıkları 25. karede ise izleyenlere vermek istedikleri mesajı yerleştirirler. Söz konusu görüntü öyle hızlı geçer ki; bunun izleyici tarafından çıplak gözle fark edilmesi mümkün değildir. Ancak teknik çalışma ve slow motion denilen sistemle 25. kare saptanabilir. Her ne kadar çıplak gözle fark edilmese de bilinçaltımız verilen mesajı alır ve biz farkında olmadan işler. Bazen içimizde oluşan anlamsız ve yersiz dürtü, istek veyahut ihtiyaçlar bu sebepledir. Bu yöntem ilk olarak 1957’de bir filmde denenmiş ve filmde her 5 saniye sonrasına “kola iç ve patlamış mısır ye” şeklinde kareler/frame yerleştirilmiştir. Bu yöntem gerçekten de işe yaramış, sinema salonunda, film arasında ve sonrasında mısır ve kola satışları artmıştır.

Görüleceği üzere şeytani mühendislikle, görüntüyü izleyenlerin bilinçaltına istedikleri mesajları gönderen “mesaj sahipleri” böylelikle biz farkında olmadan bizleri yönlendirebilmektedirler. Bu sistem artık hemen her filmde ve de animasyonda mevcuttur diyebiliriz. Hem de masum görünen, çoğumuzca öyle olduğu düşünülen ve sırf çocuklarımız ağlamasın diyerek izlemeleri için başına oturttuğumuz çizgi diziler de buna dâhildir. Çocuklara ne tür subliminal verdiklerini, yıllar sonra davranışlarındaki dengesizliklerden anlayacağız muhtemelen.

Bunun dışında başka bir sorun da subliminalin artık pervasızca sunulmasıdır. Öyle ki; çocukların izlediği animasyon, çizgi film ve dizilere baktığımızda 25. kareye, programları tersten dinleyip neler aşıladıklarına kafa yormaya pek de gerek yok esasen. Gözümüze sokarcasına, gayet açık şekilde mesajlarını veriyorlar. Çocuklar da anlamadıkları için bu İslamsız mesajlarla ve telkinlerle büyüyüp, onlardan etkileniyorlar. Söz konusu çizgi dizilerde, evrim teorisini zihinlere işletmek istercesine yürüyen balık çizip adını “Darwin” koymalarından tutun, maymunumsu mağara adamı karakterlere kadar (Oysa İslam’da ilk insan Hz. Âdem’dir ve topraktan yaratılmıştır) yin-yang düşüncesinin sembolünü kullanışlarından tutun, domuzun pembe, şirin bir canlı olduğunu göstermelerine, baharı getirenin periler olduğu, çocukları noel baba, paskalya tavşanı ve diş perisinin koruduğu ile ilgili senaryolara kadar İslam dışı pek çok şeyi bulabiliyoruz.

Dipnot ekleyecek olursak; gayri müslimler inançlarını her yerde dayatmışken bizim sinema ve dizi sektörümüzde, Müslüman olduğunu söyleyen insanlarca İslam’ın aşağılanması da ayrı bir içler acısı durum tabi. Ayrıca çocuklar için hazırlanan bu dizi ve filmlerdeki uygunsuz sahnelerin varlığı rezaletine hiç değinmeyeceğim.

Bunlarla birlikte bir diğer husus ise susturucu olarak kullanılan teknolojik alet olan televizyondur. Çocukların çok yönlü gelişimi açısından bu konudaki en önemli etmen ise televizyonun dil ve zekâ gelişimine etkisidir. Zira aşağıda da bahsedeceğimiz üzere çocukların dil öğrenim sürecinde etki-tepki bağlamında pekiştireçlere ve geri dönütlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu anlamda dil gelişimi üzerine de pek çok kuram bulunmakta. (Vygotsky, Bandura’nın sosyal öğrenme kuramı, Chomsky vs.)Ancak sizleri uzun akademik bilgilere boğmak istemiyorum. Merak edenler araştırabilir. Klasik koşullanma kuramına göre çocukların dil öğrenirken geri dönütler almaları gerekir. Mesela bir bebek bazı heceler çıkarır. Siz de ona olumlu tepkiler verdiğinizde (pekiştirdiğinizde) çocuk mutlu olur ve bunu daha çok söyler. Böylece öğrenmiş olur. Örneğin;

-BABABABABABABA

-Sen baba mı dedin!!!

-Baba, Baba…

Ancak erken yaştan itibaren televizyon izleyen çocuklar, duydukları heceleri tekrar ettikleri halde televizyon onlara pekiştirme yapamadığı için konuşmalarında gerilik yaşanabiliyor. Yine çok televizyon izlemek, çocukların zekâ gelişimini de olumsuz etkiliyor. Yapılan bir araştırmada çok fazla televizyon izleyen ve izlemeyen çocuklara bazı resimler çizdiriliyor. Yaşıt olan çocuklardan televizyon izlemeyenler çok güzel çizimler yaparken çok fazla televizyon izleyenler anlamsız şekiller çiziyorlar.

“Al telefonu sus!”

“Tabletinle oyna yaramazlık yapma!”

“Bilgisayarı açtım, git oyun oyna hadi!”

Yine çocuklarımız açısından tehlike arz eden bir başka husus ise oynadıkları oyunlardır. Bu anlamda çocukların oynadığı oyunların etkilerine dair haberleri çokça görmüşsünüzdür.

“Mavi balina oynayan çocuk intihar etti.”

“Metin2 oyunu çocukları saldırganlaştırıyor.”

Bu haberlere bir göz atınca bu konu üzerine pek de konuşmaya gerek kalmıyor esasen.

Tablet, telefon ya da bilgisayar üzerinde oynadıkları oyunlar, çocukları öfkelerini kontrol edemez hale getirebiliyor, onları saldırganlaştırıyor, asosyalleştirebiliyor, bağımlı hale getirebiliyor ve de en önemlisi robotlaştırıyor. Bu bilgilerle pek de tatmin olmayanlar için kanıt niteliğinde bir bilgi daha paylaşayım:

Yakın zamanda Yeni Zelanda’da yaşanan korkunç katliamdan önce katil yayınladığı bildiride kendine sorular soruyor ve cevap veriyor. Kendine soruyor: “Aşırıcılığı ve şiddeti bilgisayar oyunlarından, filmlerden, müziklerden mi öğrendin?” Cevap: “Evet, Sypro the Dragon 3 bana etnik milliyetçiliği öğretti. Fortnite ise beni daha iyi katil olmam için eğitti.”

Sanırım bu örnekten sonra fazla söze gerek kalmıyor.

Bırakın çocuklar yaramaz olsun. Tarihe şöyle bir göz attığımızda görürüz, İbn Hacer de çok yaramaz olduğu için medreseye verilmiş ve büyük bir âlim olmuş. Bırakın çocuklar yaramazlık yapsınlar. Televizyon karşısında İslam’a aykırı mesajlarla büyüyeceklerine veyahut tablet, telefon ve bilgisayar karşısında intihara ya da şiddete meyilli hale geleceklerine, bırakın bir şeyleri karıştırsınlar.

 

  

Yorumlar