Birçok yetenek bir insada bulunur mu? Evet...Neşe Kaya: "Huzur elinizin değdiği her şeye geçer"

Röportajlar

  /   315   /   21 Mayıs 2017, Pazar

Nihayet
 Yazdır

Benim aradığım ilk şey buranın huzurlu bir çalışma yeri olması. Çalışanlarım asla birbirleriyle didişmiyor, söylenmiyor. Birinin ihtiyacı varsa diğerleri hemen onun yardımına koşuyor. Biri ağlıyorsa hepsi ağlıyor. Benden iş istemeye gelen bazı elemanlar, ben çok şey bilmiyorum, dedi. Çok şey bilmesine gerek yok, burada öğrenir. Önemli olan uyumlu, huzurlu bir insan olmasıdır. Kişinin huzuru elinin değdiği her şeye özellikle de gıdalara geçer.

  

Neşe Kaya, 1967 Erzurum doğumlu. Evli, üç kızı bir torunu var. Kızlarının üçü de üniversite mezunu ve meslek sahibi. 18 yaşındayken, bir subayla evlendiğinde eşi çalışmasına izin vermez. Çocuklarını büyütür, kayınvalidesine ve kayınpederine bakar. Bir komşusunun baklavasını çok beğenmesiyle 15 yıl önce Balıkesir'de başlar mutfak hikâyesi. 5 yıl evinde yiyecek yapıp satar. Sonra eşi emekli olur ve Bursa'ya taşınırlar. Neşe Hanım, bir ev hanımı olarak el sanatlarından kuaförlüğe, terzilikten yemeğe, gönülden-isteyerek yaptığı işleri, yüzünde ismiyle müsemma bir neşve ile anlattı.

Bir ev hanımı olarak evinizde yiyecek hazırlayıp satarken, nasıl oldu da Bursa'nın tanınan/sevilen Neşe ablası oldunuz?

10 yıl öncesinde Balıkesir'de otururken, kulakları çınlasın, üst komşum Tülay Hanım çok beğeniyordu baklavamı. Kendisi çalışan bir hanımdı, bir bayram ona da baklava yaptım. İkinci, üçüncü bayram derken, bu böyle olmaz bir meblağ koy, ben ödeyeyim diye teklif etti. İçin rahat edecekse ver bir şeyler, dedim. Tabii sadece bayramdan bayrama değil, ne zaman misafiri gelse bir şeyler istedi o günden sonra. Tapuda çalışıyordu kendisi, "Bürodan bir arkadaşımın misafiri var, o da istiyor, akrabam da istiyor" derken benim bir sürü müşterim oldu sayesinde. İşte böyle başladım bu işe. Ben zaten evde boş boş oturan bir kadın olmadım hiçbir zaman.

Neler yapıyordunuz evde?

Terziliğim var, el sanatlarından anlarım. Eskiden takılarımı kendim yapar, kıyafetlerimi kendim dikerdim. Üç kızıma da kendi ördüğüm, diktiğim kıyafetleri giydirirdim. Eşim 30 yıldır berbere gitmemiştir, saçını ben keserim. Kızlarımın üniversite yaşına kadar bütün kuaför işlerini ben yaptım. Bunlar haricinde de gelin olduğum evde eşimin kardeşleri, kayınvalidem, kayınpederim, görümcelerim hepsinin kuaför işlerini yapardım. Bunun içine sakal tıraşı da dâhil.

Bir kuaför salonu işletir gibi müşteriniz bolmuş maşallah!

Bu işlere kayınpederimle başladım. 22 sene kayınvalidem kayınpederimle yaşadım. Kayınpederim çok hastaydı, kalkamıyordu. Kızım saçımı kesiver, derdi. Ben ne anlarım, kesemem deyince, "Ne olacak mankenlik mi yapacağım, boynuma değmesin yeter" derdi. Sonra aileden herkesin saçını kesmeye başladım. Terziliğim çok eskidir. İlk elbisemi orta birinci sınıfta diktim. Anneme, ben elbise dikmek istiyorum, dedim. Annem elime bir kumaş verdi, al dik, dedi. Kızım sen ne anlarsın, dikemezsin, kumaş rezil olur, demedi. Ben o elbiseyi diktim ve giydim. Ondan sonra hem kendime hem dışarıya on yıl dikiş diktim.

İnsanları kıramadığınız, onlara hayır diyemediğiniz için her beceriniz size bir iş tecrübesi olmuş sanki.

Evet, öyle oldu. Evde baklava börek yaparken bir süre sonra o kadar çok sipariş gelmeye başladı ki evim dar geldi. Yanımda bir yardımcım da yoktu o zamanlar, her şeyi kendim yapıyordum. Baklava, mantı, sarma... Eşim emekli olunca Balıkesir'den ayrıldık.

Çevrenizi, müşterilerinizi bırakıp Bursa'ya geldiniz. Yeniden çevre edinmek, aynı işe başlamak zor olmadı mı?

İlk yıllar başlayamadım zaten. Kimseyi tanımıyordum. Oturduğum apartmanın karşısında bir bakkal devrediyordu. Onu aldım ilk önce. Eşim emekli olduğu için bana yardım ediyordu. Bakkalda 4'e kadar ben duruyordum, sonra o devralıyordu görevi. İki yıl bakkal işlettim. O zamanlar buralar inşaat olduğu için bütün müşterilerim inşaat işçisiydi. Onlar en çok peynir, zeytin, ekmek alıyordu karınlarını doyurmak için. Ben de gözleme, börek yapmaya başladım alırlar diye. Sabah 7'de açmamış olursam evimizin zilini çalarlar, haydi acıktık, derlerdi.

Ev bütçenize katkı olsun diye mi devraldınız bakkal dükkânını?

Hiçbir zaman para kazanmak olmadı ilk düşüncem. Zaten durumumuz iyiydi. Evde boş duramamak, bir şeyler üretmek, hareket hâlinde olmak için devraldım bakkalı da. Ben 18 yaşında evlendim. Lise mezunuyum. Hep çalışmak istedim, eşim izin vermedi. O zamanlar lise mezunları çok iyi yerlerde işe girebiliyordu. İçimde kaldı çalışma isteğim, bir dükkânımın olduğunu hayal ederdim hep. O an bakkal dükkânı denk geldi. Bir kuaför ya da terzi devretseydi onlardan birini de alabilirdim. Bakkalda da mantı, börek poğaça yapar, dondurma dolabında satardım. Yiyecekleri koyunca çevrem genişledi, siparişler almaya başladım. O zaman ilk yardımcımı aldım.

Bakkalınızı yiyecek üzerine bir mekân açmak için mi kapattınız?

2-3 sene işlettikten sonra bakkalın etrafı site doldu. Büyük marketler açıldı, bize kimse gelmez oldu. Bakkalı kapatmadan sadece yiyecek üzerine bir yeri nasıl açarım diye araştırmaya başladım. Devlet çeşitli evraklar istiyor. Ben 10 yıl öncesinden bahsediyorum. O zamanlar çok zordu bu sertifikaları almak. Şimdi devlet pozitif ayrımcılık yapıyor kadınlara.

Ustalık belgesi aldım, lise mezunu olduğum hâlde, dışarıdan meslek lisesi okumam gerekti. Mezun olunca 30 metrekarelik küçücük bir dükkân açabildim. Bir kişi içeride dururken diğeri dışarıda bekliyordu. İki kişi yan yana sığamıyorduk dükkâna. Sonra yan dükkân boşalınca birleştirip mekânı genişlettik çok şükür.

Bir yardımcıyla başladınız, şu an kaç elemanınız var? İş bölümünüzden bahseder misiniz?

12 tane. 4 tanesi evlerinden çalışıyor, eşleri dışarıda çalışmalarına izin vermediği için. Biz sabahleyin geliriz. Çuvallarla soğan soyarız. 10 kilo pirinçten iç ve yaprakları hazırlarız. Evden çalışan elemanlara götürür, sardıklarında gidip alırız. 8 elemanım da burada, yanımda. 2 kişi sadece sarma ile ilgilenir. Diğer elemanlardan bir grup poğaçaları yapar, bir grup börekleri. Herkesin işi bitince öğleden sonra kurabiyelere geçilir. Günde 10-12 tepsi elmalı kurabiye hazırlanır. Onlar da bitince, saat 3'ten sonra mantı sıkmaya başlanır. Ben her işin başında bulunurum. Herkese yardım ederim. Sabah 8'de açıyor, akşam 8'de kapatıyoruz. Pazar günü hariç buradayız.

İlk zamanlar kaç çeşit yiyecek yapıyordunuz?

Mantı, sarma ve börek. Sadece üç çeşidim vardı. Hiç çok çeşide girmedim o dönemlerde çünkü evden bir alışkanlığım var: taze yemek yedirmek... Kayınvalidem bu konuda çok titizdi. Bırakın ertesi günü, öğlen yediğini, akşam ağzına sürmezdi. Mecburen az öz yapmaya, her öğün sofraya başka çeşit çıkarmaya alıştım. Burada da ilk önce az çeşit olsun istedim. Şimdi elemanların sayısı, müşteriler arttı, çeşitler de arttı. Yine taze çıkarıyor, ertesi güne bırakmıyoruz. Artanları çalışanlarım evlerine götürüyor; Kur'an kurslarına, yatılı öğrencilere gönderiyoruz.

Müşteri profilinizden bahsedelim mi biraz?

%80 profil çalışan kadınlar. %10'da çok zengin ev kadınları, evlerinde yardımcıları olduğu hâlde bize sipariş veriyorlar. Kalan %10 ise her gün değişen müşterilerden oluşuyor diyebiliriz. Buradan alışveriş yapan kadınların eşleri gelip benden yardım istiyorlar bazen. "Bizim hanımlar çok tembel, senin sayende iyice tembel oldular" diyorlar. "Öyle demeyin" diyorum, "benim müşterilerim çok değerli, çok çalışıyorlar." Gerçekten öyle. "Düşünün işe gidiyorlar, evi temizliyorlar, çocuk bakıyorlar. Eşleri de sürekli misafir çağırıyor, belki de zahmet edip haber bile vermiyor, son iki saat içerisinde haber veriyor. Hâlinize şükredin ki misafire çıkarabilecek bir şeyler alıyorlar, yüzünüzü ak ediyorlar, daha ne istiyorsunuz" diyorum.

Misafirleri geleceği zaman kaç gün önceden haber veriyorlar, mönüyü kendileri mi belirliyorlar?

Müşteri bize bırakıyorsa zaten elimizdeki 18 çeşidin içinden bir mönü belirliyoruz. Bunu bir saat içinde gelip alabiliyor. Ama liste dışında bir şey istiyorsa bir gün öncesinden haber vermesi gerekir. 300 çeşide yakın sipariş yapabiliyoruz. İsim söylemesi, fotoğraf göndermesi, tarif etmesi yeterli... Bu kadar çeşit yapınca tatlar, kokular çok önemli; birbirine karışmamalı. Onun için ayrı ayrı dolaplarda muhafaza şart. Bir tane elmalı kurabiye dolabımız var. Bir sarma dolabımız var. Bir tane de kokan dolabı var; soğanlar, yemekler, iç harçlar. Börek içlerimiz de o dolaptadır. Peynirli, patatesli, kıymalı, ıspanaklı, patlıcanlı içler...

Müşterilerle aranızda sizi zor durumda bırakacak şeyler yaşanıyor mu?

Artık olmuyor ama biz dükkânı açtığımızda bir yıl boyunca, iki elimin parmağını geçmeyecek insanlara satış yaptık. Alıyorlar, ertesi gün teşekküre geliyorlar. O kadar beğendi ki misafirlerim, bayıldık, bayıldık, diyorlar. Bu durum bir oluyor, iki oluyor. Biz şaşkınız, o kadar beğenildiyse neden kimse sipariş vermiyor, niye kimse dükkâna gelmiyor, diyoruz. Öyle oturuyoruz her şeyden habersiz tam bir sene uyanamadık olanlara.

Ne oluyormuş?

Ne olacak, uyanık kadınlar ben yaptım diye koyuyormuş misafirin önüne. O zaman kimse de bizden haberdar olamıyor tabii. Bir yıl sonra itiraf etmeye başladılar: "Biliyor musun, bunları ben yaptım diye sunuyorum misafirlerime."

Kadınları temiz, kaliteli, lezzetli ürünlerle buluşturmuşsunuz. Bunları yaparken en çok neye dikkat ediyor, ne hissediyorsunuz?

Evinizde dünden kalan yemeği kendiniz yersiniz ama çocuğunuz okuldan gelmiştir, açtır, ona yeni bir şey hazırlayıp koyarsınız. Ben müşterilerime hazırlık yaparken kendi evime, kendi çocuklarıma yapıyormuşum, onlar yiyecekmiş gibi düşünüyorum. Çocuğuma yedirmediğim hiçbir şeyi burada satmam. Mesela tuzlu olmuş bir şey olmaz, fazla kızarmış bir şey olmaz diye düşünürsün. Bizde "bir şey olmaz" yok, bir şey olur. Elemanlarıma işkence ediyorum biraz, bazı kurallarımla.

Hangi kurallar bunlar?

Mesela benim bulaşıklarımın çoğu makineye girmiyor. Koca koca kazanlar, tencereler, tepsiler... Onları yıkarlar, tezgâha koyarlar. En az bir saat orada süzülmeli ve sonra kurulanmalı. Ben dolaptan tencere aldığımda onda su görürsem kafamın tası atar; bakteri üredi, koku yaptı, bu tepsinin kokusu yiyeceklere geçer, derim. Mutlaka kurulanacak. Kendi kendine kurumaz, en basit kuralım bu. Pişmiş yiyeceklere asla el sürdürtmem.

Ben her fırsatta hesap gününü hatırlatıyorum çalışanlarıma. Tartıda 9,5 ise asla onu 10'a tamamlamayın, 9 alın ama 10 yapmayın, benden yana helal olsun, diyorum. Eğer bu söylediğime uymaz da 9,5'tan 10 alırsanız, mesul sizsiniz, siz verirsiniz hesabını, diyorum. Ortaya hapşırana, aksırana ya da yerde bir kıl gördüğümde kıyametleri koparırım. Herkes yapışkanlı ruloyla birbirinin üstünü kontrol eder sabahları. Üzerine yapışan kılı tozu temizler. Bazen müşterilerime bile karışıyorum, saçlarınızı savurmayın dükkânda diye.

Elemanlarınızı işe alırken neye dikkat ettiniz en çok?

Benim aradığım ilk şey buranın huzurlu bir çalışma yeri olması. Çalışanlarım asla birbirleriyle didişmiyor, söylenmiyor. Birinin ihtiyacı varsa diğerleri hemen onun yardımına koşuyor. Biri ağlıyorsa hepsi ağlıyor. Benden iş istemeye gelen bazı elemanlar, ben çok şey bilmiyorum, dedi. Çok şey bilmesine gerek yok, burada öğrenir. Önemli olan uyumlu, huzurlu bir insan olmasıdır. Kişinin huzuru elinin değdiği her şeye özellikle de gıdalara geçer. Kimse kimsenin kuyusunu kazmaz, kimse kimseyle uğraşmaz. Hep iyiyi hep güzeli görürler. Huzursuz insanı bir haftalık deneme süresinde anlarım, anlaşılıyor nasıl biridir, ileride neler yaşanır.

Sizin gibi çalışmak isteyen ev kadınları ne yapsın, nasıl başlasın, nelere dikkat etsin?

Birisi bunu bana sorduğu zaman o ilk günkü heyecanımı duyuyorum. Hemen başımdan geçenleri anlatmak, onu yönlendirmek istiyorum. Çünkü ben ilk başlarda çok zorlandım. Bana çok güldüler, çok dalga geçtiler. 15 yıl geçti aradan, hiç unutmam bir dükkân tutacaktım. Bunu bir komşumla paylaşmıştım. Birkaç ay geçti, maalesef planladığım gibi gitmedi, tutamadım. O komşum duymuş tabii. "Dükkânının duvarlarını ne renk boyadın?" diye alay etti benimle. Çok üzüldüm, belli etmemeye çalışarak, elbet tutar boyarım bir gün, dedim. Burayı açınca arayıp duvarları pembe boyadım diye haber verdim. Şimdi de bazı insanlar, "Ârtık otur evinde" diyor. "Ne yapacaksın bu kadar parayı, dünyaya kazık mı çakacaksın!" Para kazanmak niyetiyle girmedim bu işe. Çalışmayı sevdiğim için başladım. Bayilik için, isim hakkı için teklifler alıyorum. Hepsine teşekkür edip gönderiyorum. Bir işin tek patronu olmalı, o da işinin başında durmalı.

Bu sizin gibi iş sahibi olmak isteyen kadınlar için önemli bir mesaj...

Ne yapalım diye soranlar arasında çok sayıda kadın ortaklık düşünüyor, iki arkadaşız, diyor. Ben de diyorum ki insanı iş çok değiştirir, tanıyamazsınız. Bizim sektör çok çalışmayı gerektiriyor. İki kişiden biri bir gün az çalışsa hemen sorun yaşarlar. Birinci şart, ortaklık düşünmeyecekler, kendileri işin başında olacaklar. İkincisi asla yoruldum demeyecekler, çok büyük bedensel bir güç gerekiyor. İki parça iş yapıp yoruluyorsa hiç başlamasın bu işe. Hızlı olmak gerekiyor, bir ayağını atarken diğerini kurt kapıyorsa bitti gitti. Üçüncüsü de müşteriye patronluk taslamak yok; abla gibi, anne gibi yaklaşmak var. Her şeyi önce güzel, temiz, lezzetli evladına, kardeşine yapar gibi yapacak, para için yapmayacak. Bu kurallara dikkat ederse zaten para arkasından gelir. Pratik olacak, tatlı dilli olacak, her şeyi görecek. Elemanlarım bazen "Neşe abla, senin arkanda da mı gözün var?" diyor. Bir şeyin kokusundan fırından alınması gerektiğini, tuzsuz koktuğunu anlayabiliyorum artık.

Hayallerine kavuşmuş bir kadın olarak en çok neye mutlu oluyor, neye şaşırıyorsunuz?

Özene bezene yaptığım yiyeceklerin insanlar tarafından beğenilmesine, gelen teşekkürlere, müşterilerimin samimiyetine çok mutlu oluyorum. Bazı insanların çıkardığı "Neşe Hanım kapatıyormuş" dedikodularına da çok şaşırıyorum. Öyle bir beklenti içinde demek ki kimileri... Hangi fısıltı gazetesiyse bizimle ilgili böyle bir söz dolaştırıyor ortalıkta. Müşteriler geliyor üzülerek, abla kapatacakmışsın, ne olur kapatma, diyorlar. Bir kısmı da "Sen buraları beğenmezsin, taşınırsın, sakın bizi bırakma" diye geliyor. Allah ömür verdiği sürece buradayım inşallah. Çalışmak beni canlı tutuyor. Hafta sonu evde ya da bahçemizde de sürekli kendime iş çıkarırım. Kızlarım, yeter artık koşturma, der. Ben rahat edemiyorum, sabit kalamıyorum bir yerde. Oturup kalsam sanki dünya duracak. Koştur, koştur, koştur derken koşarak göçeceğim. Eee, yatarak ölmektense koşarak göçmek güzel.

Röportaj: Kübra Kuruali Yaşar

  

Yorumlar