Mantıksız Kıskançlıklar Sevginin Katilidir

Popüler Haber

  /   283   /   12 Mayıs 2018, Cumartesi

 Yazdır

  

En mantıksız ve takıntılı olan hased şekli kadının kocasının ailesiyle olan ilişkilerini kıskanmasıdır. Kocasını bu şekilde kıskanan kadın; sadece hased ettiği kişilere odaklandığından devamlı haksızlığa uğradığı, hak ettiği değeri görmediği, hak ettiği bir erkekle evlilik yapmadığı düşünceleriyle boğuşur ve sürekli kendisine acır.

Kur’an-ı Kerim’de hased duygusu ve doğuracağı davranışlar önemsiz sayılmamıştır. Gerek Hz. Âdem (AS)’in iki oğlu arasında yaşanan beşeriyetin ilk cinayeti; gerekse de Hz. Yusuf (AS)’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması hadiselerinin sebebi haseddir. 

Allah Resulü (SAV) büyük günahların kaynağını üç başlık altında toplamıştır. Bunlar Hz. Âdem’e iblisi secde ettirmeyen kibir, Hz. Âdem’e yasak meyveyi yedirten hırs, Kabil’in Habil’i öldürmesine ve Hz. Yusuf’un kuyuya atılmasına neden olan haseddir. 

Hased kendi kendine tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır. Ancak insan ya İslami ilim alarak bu hastalığını önce fark eder, sonra kabullenir ve daha sonra iyileşmeye çalışır. Ya da derdini anlattığı İslami olgunluğa sahip olan kimse onun hastalığını fark eder ve ona nasihat edip uyarır. Tabi o da hastalığını eğer kabul ederse düzelme yoluna gider. Kabul etmez ise de iyileşmesi mümkün değildir. Hased eden insanın eğer mikrobu kuvvetliyse de kolay kolay düzelmez. 

Hased uykuları kaçıran, insanın içini bir kene gibi kemiren, hayatının içindeki güzellikleri ve nimetleri fark etmesine engel olan bir hastalıktır. Onun için hasetçinin gözü sürekli başkalarına verilenlerdedir. 

En mantıksız ve takıntılı olan hased şekli kadının kocasının ailesiyle olan ilişkilerini kıskanmasıdır. Kocasını bu şekilde kıskanan kadın; sadece hased ettiği kişilere odaklandığından devamlı haksızlığa uğradığı, hak ettiği değeri görmediği, hak ettiği bir erkekle evlilik yapmadığı düşünceleriyle boğuşur ve sürekli kendisine acır. 

Bu kıskançlık aslında egonun bir oyunudur. Ego dediğimiz enaniyet, bencillik kişide yoğun bulunsa da mantıksız kıskançlıklara kapı açar; gereğinden az olsa da. Gereğinden az olması da eksiklik duygusunu beraberinde getirir. 

Kadının egoları fazlaca kabarıksa; kendisini ve geldiği aileyi eşinin ailesine göre daha üstün görür. Kendi ailesinin yaşam koşullarını, misafirperverliğini, evlatlarına olan bağlılıklarını eşinin ailesine göre daha iyi standartlarda görür. Böylece kocasının ailesini küçümsediği için onları çok da umursanacak ve saygı duyulup değer verilecek insanlar olarak görmez. Bu nedenle kocasının onlara vermiş olduğu değeri, önemi kıskanır. Kendi ailesindeki erkeklerin artılarıyla kocasının eksilerini karşılaştırıp; kocasını küçümser. Hâlbuki artılar artılarla kıyaslanmadığı için böyle bir karşılaştırma adaletli bir karşılaştırma değildir. Küçümsediği kocasını devamlı yönlendirmeye çalışır. Onun ailesiyle olan ilişkilerini kontrol altında tutmaya çalışır. Kiminle ne şekilde görüşüleceğini, nereye gidilip gidilmeyeceğini kendisinin belirlemesi gerektiğine inanır. Ona göre kocası bu kadarını hesap edemez. Onun kadar akıllı değildir. Devamlı “Benim istediğimi yapsın, benim istediğim kişilerle konuşsun” düşüncesindedir. 

Egosu az olan kadınlarda özgüven eksikliği vardır. Böyle kadınlar kendilerini kocalarına karşı bazı yönlerden eksik, seviyesini düşük ve aşağı hisseder. Bazıları da kendisini çirkin, şişman, ya da kısa boylu gördüğünden kocasını kaybetmekten korkar ve onun başkalarına olan meylini kıskanır. Bu durum çocukluk döneminde fazlaca aşağılanmaktan, devamlı hatalarıyla uğraşılmasından kaynaklanır. Çocukluk döneminde azarlanan, her yaptığı iş eleştirilen, aile içerisinde bir türlü takdir görmeyen kimselerde de evlilik hayatlarında böyle takıntılı kıskançlıklar görülür. 

Özgüven eksikliğinden kaynaklanan kıskançlık yanında promosyon olarak değersizlik, çaresizlik, mutsuzluk, umutsuzluk ve kendisini yalnız hissetme duygularını da getirir. Kendisini değersiz hissettiği için devamlı dikkat çekerek değerli olacağını düşünen kadında kocasına karşı aşırı bir bağımlılık hissi gelişir. Bu bağımlılık öyle bir dereceye varmıştır ki; kadın kocası olmadan nefes alamayacağı hissine kapılır. Onsuz adeta kendisini bir hiç hissettiğinden o odaklı yaşar. Devamlı kocasının kendisiyle konuşmasını, sormasını, ilgilenmesini talep eder. Sık sık telefon muhabbeti yapmayı ister. Devamlı fark edilmeyi ve değer görmeyi isteme taleplerinden dolayı sıkıcı bir hale geldiğinden; kendisini değerden yine kendisi düşürür… 

Hâlbuki Allah bizi bir tek –başına- yarattı. Milyonlarca damlacığın içinden bizi seçti ve ana rahmine yerleştirdi. Daha biz dünyaya gelmeden annemizin bize karşı duygusallığını ve hassasiyetini artırdı. Onu her olaya karşı daha duyarlı bir hale getirdi ki; dünyaya geldiğimizde bize karşı umursamazlık yapmasın. Annemizin göğsüne bizim için süt pınarları yerleştirdi. Bizim için onun göğsündeki süt damarlarına emretti ve onlar da süt verdiler. Biz başka bir insana vermemiz gereken değerden daha fazla değer vermeyecek kadar özel yaratıldık. 

Rabbimiz eşrefi mahlûk olarak yarattığı insanın hayatının merkezine O’nun dışında hiçbir şeyi oturtmasını istemiyor. Bir kul diğer insanlarla olan ilişkilerini Allah’ın istediği şekilde belirlemesini bilmelidir. Kim hayatının merkezine takıntılı bir şekilde Allah’tan gayrısını oturtursa; Allah onu onunla imtihan eder ve bazen başına bela eder. Bu gerek insanın kendi nefsi olsun, gerek evladı, gerekse de eşi olsun hiç fark etmez. 

Kocalarını mantıksız bir şekilde her ne etkenden dolayı olursa olsun kıskanan kadınların söyledikleri hep aynıdır; “Kocam ailesine karşı kör. Kimin ne olduğu bilmiyor. Sürekli onu oyuna getiriyorlar. Kendisine değer verilmediği halde hep o ailesinin peşinde. Hele ailenden seni adam yerine koyan tek kişi var mı dön de bir bak. Aile şimdiye kadar aile değildi. Benimle evlenince mi aile oldu? Hep menfaat peşindeler. Ama kocamın gözü açılmıyor ki? Evlendiğinde kim ona destek oldu ki? Kaynanamlar diğer oğullarının eşyalarını alırken benimki tek başına borçlarıyla kalakaldı…” 

Aslında birçok kadının hayatı bu gibi fikirlerle tükenip gidiyor. Nasıl ki iç savaş yaşanan bir ülkenin tüm insanları o savaşta fiilen bulunmasalar bile etkileniyorlarsa; ailede yaşanan savaş ve gerilimlerden de çocuklar son derece etkileniyorlar. Hatta annelerinden aldıkları savaş bayrağını evlenene kadar yanlarında taşıyorlar. Sebepsiz ve mantıksız yere girdikleri her ortamda kıskanacakları, çekemeyecekleri birilerini buluyorlar. Her ortamda insanların kendilerine odaklanması, değer vermesi gerektiğini düşünüyorlar. Kendilerinden başkasına verilen değeri kıskanıp; onu kendilerince rakip olarak görüyorlar. Taşıdıkları savaş bayrağını en son kendi yuvalarına asıyorlar. 

Kocasını onun akrabalarından takıntılı bir şekilde kıskanan kadınların gerekçelerine baktığımızda hemen hemen hepsinin birbirine benzer; “Kocalarının ailesi yardımı hak etmiyordur. Kocalarının bu derece ilgisi ve saygısına karşı nankördürler. Kendilerinin işi düşünce asla halletmezler, kurnazdırlar. Ailenin diğer evlatlara gücü yetmez, ama o oğullarına istediklerini yaptırırlar. Ailesine karşı kocalarının gözünü açmak gereklidir. Bağlarını kopartmak için bol bol onların hatalarını dile getirmedikçe kocanın gözü açılmayacaktır…” 

Hiçbir doktor bu ruh hastalığını tedavi edemez. Ruhu hasta olan birçok kadının gittiği psikoterapistler ilaç olmak yerine batılı bilim adamlarının ürünü olan ve ateizm üzerine oturmuş olan bir takım kuramların misyonerliğini yaparlar. Bu nedenle maalesef egoları beslemekten başka bir şeye yaramazlar. İnsana kendisi ile yüzleşmesi gerektiğini, yanlışlarını fark edip terbiye etmesi gerektiğini, kendisini karşısındakinin de yerine koyması gerektiğini telkin etmezler. Psikoterapistlere gidip de eşinin kendisini ihmal ettiğini, ezdiğini, haksızlığa uğradığını, kendisini değersiz hissettiğini söyleyen birçok kadın; aslında yaptığı tutucu ve takıntılı tavırlarıyla kendisini değersizleştirdiğini bir türlü anlamak istemez. 

Psikoterapistler kendilerine sorunlarını anlatan hiçbir kadına iç dünyasını sorgulatmazlar. Söyledikleri hep aynıdır; “Etrafındakiler haksız, sen haklısın, zincirlerini kopart, yalnızca kendin için yaşa, kendini önemse, kendi değerini bil” derler. Böylece hiper bireyci, kendisinden başkasını düşünmeyen, hiçbir zaman hatalarıyla yüzleşmeyen bireylerin türemesini sağlarlar. Onun için insanı imar edenin Allah’ın kitabından ve O’nun gönderdiği Resulden başka insanın sorunlarına şifa olacak bir kapı yoktur. İnsanlığa ilaç diye İslam’dan gayrı sunulanların hepsi insanlığın birer felaketi olmuştur. 

Sorunlu bir aile içerisinde büyüyen veya çok fazla baskı altında kalan kadınlar da evlenirken maalesef sıfır hatalı bir hayata odaklanıyorlar. Karşılarındakilerin kendilerine karşı hiçbir kusur işlememesi gerektiği inancıyla ve her an hoşnut edilme isteğiyle evleniyorlar. Hiçbir anın sıkıntıyla geçmemesi gerektiğine inandıklarından; her olumsuzluktan mutsuzluk üretiyorlar. Onun için evliliğin hiçbir yükünü kaldıramayıp; her şeyi gözlerinde büyütüyorlar. Evlilik hayatlarında sıfır hata beklentisi onlar da kocalarının yalnızca kendisine, zevklerine, duygularına odaklı yaşaması gerektiği inancını da beraberinde getiriyor. O yüzden kocalarının kendisinden başka tüm bağlarına karşı savaş açıyorlar. 

İnsanın bir şeyleri fazlaca sıkıntı yaptığı zamanlar; aslında ruhunun kıyı ve köşelerinde biriken ahlaki kirlerin ortaya çıkması ve tespit edilmesi için en uygun zaman dilimleridir. Sıkıntı insanın kendisindeki zafiyetleri, hastalıkları keşfetmesine imkân doğuran bir ayettir. Nasıl ki bir hastalığın belirtisi o hastalığa işaret eden bir pusulaysa ve bedendeki arızaya ve işlerin yolunda gitmediğine dalalet ediyorsa; insanın dert ettiği şeyler de ondaki arızaları ortaya çıkartır. 

Yine birçok kadının, kocasını akrabalarından kıskanmasının nedeni çocukluk döneminde babasıyla iyi bir diyalog kuramamasından, kendisini onun yanında değerli hissetmemesinden kaynaklanıyor. Babasının yanında kendisini ifade edemeyen kadınlarda ‘baba açlığı’ kalıyor. Bu açlığı farkında olmadan kocalarına olan bağımlılıkla, tutuculukla doldurmaya çalışıyorlar. Uzmanlara göre bir babanın kızıyla olan diyaloğu iyiyse bu durum onun ergenliği normal ve kendisini dağıtmadan geçirmesine; evlenince de mutlu bir evlilik yapmasına katkıda bulunuyor. Baba açlığını, kız çocukları erkeklere oranla daha fazla evlilik hayatlarına yansıtıyorlar. 

Bu dünya etme-bulma dünyasıdır. Bugün kocasını ailesinden kopartmak amacıyla gerekçeler üreten bir kadının yarın gelini gerekçe üretmeye çalışır. Ayıpları kapatmayanın da ayıpları açılır. Kusuru, açığı affetmeyen affedilmez. Hele “Kim bir müminin ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıplarını örter” diyen bir Peygamber (SAV)’e iman eden Müslüman bir kadın; evlada anasının açıklarını anlatmaktan, kusurlarını dökmekten korkmalıdır. Akraba bağını zayıflatmaktan ve hatta kopartmaktan Allah’a sığınmalıdır. İnsanların bireyselleştiği, akraba bağlarının kalmadığı, insanların dört duvar arasında kalıp yalnızlaştığı, başkalarıyla görüşmemek için gerekçeler ürettiği ve ölüsünün aylar sonra, bazen de yıllar sonra bulunduğu Batılıların durumuna düşmemenin yolu insanları kusurlarıyla, ayıplarıyla kabullenmekten geçer. Kusursuz insan aramak Allah’a ortak koşmaktır. 

 





  

Yorumlar