Savaşın Tek Galibi ‘Ego’lar Oluyor

Popüler Haber

  /   249   /   15 Mayıs 2018, Salı

 Yazdır

  

Birçok kadın kocasından yana sıkıntıları olduğunda önünde zaferi kendisinin kazanacağı, onu mutluluğa ve huzura götürecek bir seçenek varken; maalesef daha fazla haksızlığa uğrayacağı, gözden gönülden düşeceği ve günlerce psikolojisini bozacak bir seçeneği tercih ediyor. Yani savaşmayı, tartışmayı, hakaret etmeyi, diklenmeyi, küsmeyi, hesap sormayı, suçlamayı veya eski defterleri açmayı. Bu seçenek yüzünden kendisi de kahroluyor kocası da çocukları da... En çok kendisinin yıprandığı bu savaşta tek keyif alan ve kazanan ‘ego’ları oluyor. Nefsindeki kibri, gururu büyüdükçe büyüyor.

Egolar büyüyüp beslenirken; evin çatısı da harabeye dönüyor. Ne gölgesi serinleten, ne sıcaklığı ısıtan, ne de ocağında pişen yemekten bir tat alınan; adeta akbabaların uçuşup, herkesin etinden parça parça koparttığı bir harabe... Dışarının tüm yorumlarına, alaylarına açık bir harabe... İçindekilerin hep başkalarına özendiği, gıptayla baktığı, huzura hasret bir harabe… 

Kadının kocası için “O bana böyle davranırsa karşılığı böyle olur işte. İpler de kopuyorsa kopsun. Ne yapayım, adam olsun” dediği ve etrafındakilere bakıp iç geçirerek “Keşke şu kadının şansından biraz da bende olsaydı, ne vardı sanki? Ne kadar iyi bir adama rast gelmiş. Nerden bu adamla evlenip de başıma bela aldım” diye söylendiği… Kocasından yediği hakaretleri hatırladıkça ne kadar da değersiz olduğu düşünceleriyle ölümü arzuladığı, bir hiç olmayı istediği… Aslında laflarıyla tahrik edip en zayıf noktasından vurduğu için onca hakarete maruz kaldığını aklına bile getirmeyip; yalnızca kendisine acıyarak derinlere daldığı ve gözyaşlarından deryalar akıttığı bir harabe… 

Çocukların, anne-babalarının birbirlerine savurduğu laflardan ürküp; kavganın başladığını görünce “Şimdi komşular annemle babamın seslerini duymuştur, herkese rezil olduk. Acaba kendi aralarında konuşurlar mı, arkadaşlarımın yüzüne şimdi nasıl bakacağım?” diye düşündüğü… Annelerinin tüm stresini kendilerinden çıkartacaklarını kestirip “anne” diye seslenmeye korktukları… Evin içinde dikkat çekmemek ve ses çıkartmamak için parmak uçlarında yürüdükleri… Annelerini her ağlarken gördüklerinde onların da gizli gizli ağladıkları ve anne-babalarının barışması için dua ettikleri harabe… 

Erkeğin de “Ben nerden rasgeldim bu kadına, ne yapsam yaranamıyorum. Nerde hata yaptım, bana bu kadar diklenirse olacağı bu. Gönlünü almaya çalıştıkça o eski defterleri açma peşinde. Başımda mı taşıyım, ben de insanım. Kaldıramıyorum artık bu yükü” diyerek bocaladığı, isyan ettiği bir harabe… 

Başların yastığa pişmanlık ve acıyla katıldığı, içinde yaşayanlardan her birinin hiç kimsenin kendisini anlamadığını düşündüğü acı yüklü bir harabe… Söylenen her bir ağır kelimenin bir düğüm olup boğaza takıldığı bir harabe... Dışarıdakilerin sıcaklığının içeridekilerden çok daha fazla hissedildiği bir harabe… 

Sırf o kahrolası egoları tatmin etme uğruna değer mi bunca şeyi yaşamaya? Bu firavun’u yıkmanın zamanı daha gelmedi mi? Ayakaltında ezip; haddini bildirmenin “yeter artık senin elinden çektiğim, çık benim yüreğimden” demenin… 

İnsanın gün geçtikçe yalnızlaşan ruhunu okşayacak bir eşin ilgisine, sevgisine, merhametine ihtiyacı varken; sırf bu ihtiyaçlarından olmamak adına bile olsa, egonun yüklediği tüm kaprislere, ihtiraslara, inatçılıklara, diklenmelere, küsmelere muhalefet etmeye değmez mi? 
Bu ego nasıl bir firavun ki insanın kendi hatalarını görmesini engelleyip; hep karşı tarafı suçlu çıkartmaya, hak iddia etmeye odaklanmış. İnsanların kendisine karşı hatasız olması gerektiğine odaklanmış. Her yanlışa, her kusura hesap sormaya, yalnızca menfaatinin, çıkarının olduğu yerlerde altta kalmaya odaklanmış. Yalnızca bireysel keyiflere, zevklere; karşı tarafın beklentilerine kör olmaya odaklanmış… 

İnsanın içindeki ego nasıl bir ego ki; sırf onu besleyip büyütmek için yuvalar yıkılıyor. Bütün mahremiyetler, ayıplar ortaya serilip; hayâ perdeleri açılıyor. Büyüyüp şiştikçe bedene sığmaz hale geliyor ve bedeni de kendisiyle beraber bir balon gibi patlatıyor? 

Bu puta bir ‘La’ denilip, kalpten tüm etkisi temizlenmeli; Allah’a tevbe edilmeli, o firavundan kurtulmak için yine Allah’tan yardım talep edilmelidir. 

Bazen kocasıyla sorunlu bir bayanı dinlerken kendisine şunu söylüyorum; “Sende kocanın ilacı var. Onu ver, kazan. Onu verirken tavırlarınla şantaj yapma, şart sunma, şu nefsini kır, egolarını beslemeyi bırak. Bak o zaman kazanan sensin. Üstelik sendeki ilaç en kısa za manda onun yanlışlarına da şifa olacak, derman sende” diyorum. İlacı anlatmaya başlayınca bazı hanımlar ne kadar basit söylediğimi, bekâr biri gibi onun halini anlamadığımı söylüyor. Konuşmamın üzerine hala “ama” diye başlayan gerekçeler sunup; eşinin yanlışlarını saymaya başlayınca ben de “Tamam o zaman bu psikolojiyle dolaşmak, kocanı daha fazla kendinden soğutmak hatta onu daha fazla yanlışa itmek, daha fazla kavga ortamları oluşturmak, ahlakı ve dengesi bozuk çocuklar yetiştirmek istiyorsan, sen bilirsin. Üstelik gün geçtikçe daha fazla yalnızlaşacaksın. Tercih senin” deyip kendi haline bırakmak zorunda kalıyorum. 

Kıyamet kopuncaya kadar tüm sorunlarımıza ilaç üretilebilecek o sonsuz nur olan Kur’an’ın Rum Suresi’nin 21’inci ayetinde kadında erkeğin ihtiyacı olan ilaçtan bahseder. Hem de bu ilaç müshil gibidir. Birçok manevi hastalığı kökten söküp temizler; 

“Kendilerinde sükûnet ve huzur bulmanız için kendi nefislerinizden size eşler yaratması ve aranıza bir sevgi ve muhabbet koyması O’nun kudretinin işaretlerindendir. Şüphesiz bunda da bilenler için dersler vardır.” 

Erkeğin nefsinden yaratılan kadın, sükûnet ve huzur kaynağı olarak yaratılmıştır. Erkeğin ilacı, ihtiyacı; kadındaki huzurdur. Huzurun kaynağı ise şu karmaşa dolu dünyanın nice sıkıntıları, geçim derdi arasında erkeğin gelip sığındığı, yanaştığı, kadındaki hazine hükmünde olan yumuşaklık ve inceliktir. Karısında bu özellikleri gören erkek ruhunun ilacını alıp sakinleşir ve huzura erer. Kadın kendisindeki bu özelliklerle etrafa pozitif enerji yayar. Egolarını dinleyip bu özelliklerini terk ettiğindeyse; etrafına negatif enerji dalgaları yaymaya başlar. Kocasını bu pozitif enerji dalgalarından mahrum eden kadın artık huzurun kaynağı olmaktan çıkmış ve değerini yitirmiştir. Çünkü kendisindeki en değerli malzemeler ve aksesuarlar hükmünde olan inceliklerini kaybetmiştir. Kendisini kadın yapan nitelikten sıyrılmıştır. Erkek rolü oynayan ve bu rol bir türlü kendisine yakışmayan bir kadına dönüşmüştür. 

Peki, pozitif enerji dalgaları nasıl yayılır? Huzura kaynaklık eden incelik ve yumuşaklık nedir? 

Huzurlu bir bakış, huzur veren bir muhabbet şekli, sorunları konuşurken huzuru da kaçırmayan ve suçlayıcılık içermeyen onarıcı, yapıcı bir konuşma şekli, affedici davranışlardır. Bazen kendisini karşısındakinin yerine koymak, olaylara onun penceresinden bakarak tahlil etmeye çalışmaktır. Bu durum hem karşı tarafı hem de insanın kendisini devamlı onarıp huzur verir. 

Birçok kadına şimdi bu saydıklarımın ne kadar da ağır geldiğinin fakındayım. İnsanın haksızlığa uğradığı, kendisine yanlış yapıldığını düşündüğü halde tavır almaması, negatif enerji yaymamaya çalışması gerçekten zor! Ama Rabbimizin bizlere sunduğu bu çözüm yolundan başka, insanlığa çözüm diye sunulanların hepsi maalesef çözümden çok ailelerin felaketi oldu. Ya yuvamızı tavırlarımızla düzelteceğiz, kendi ego firavunumuzu yere sereceğiz ya da ömrümüz –Allah muhafaza- tantanayla geçecek. Üstelik bizim haksızlık ve yanlış olarak değerlendirdiğimiz duruma bir de eşimizin penceresinden bakalım. Eşimiz öyle mi görüyor? Yoksa sorun olarak baktığımız; aslında onun yetişme tarzı, bakış açısı ve değerlendirmelerinin farklılığı mıdır? 

Ondaki farklılıklarla beraber bir potada erimedikçe asla tam anlamıyla sağlıklı bir aile olamayacağınızı unutmayın! Farklılıklar tefrikayı değil; vahdeti, çeşitliliği, zenginliği doğurmalıdır. Sizin çok fazla ön planda tuttuğunuz, olmazsa olmaz dediğiniz şey bazen eşiniz açısından en son sırada yer alabilir. Bunu sorun etmek yerine sakin olup ondaki farklı bakış ve değerlendirişleri algılamaya, doğru tahlil etmeye çalışın. Üstelik iyileştirmek, elinden tutmak, uyumlu olmaya çalışmak, duyguları ve düşünceleri güzel bir şekilde ifade etmek ve hatta bazı olmazsa olmazları artık terk edip ortak zevklere sahip olmaya çalışmak varken savaşmak niye? 

Şimdi diyeceksiniz ki “O huzur için ne yapıyor ki, bu kadar ödün vermek de niye? kocam gökten zembille mi inmiş. Ben de insanım.” Bu düşüncelerin kaybettirdiğini siz de tecrübelerinize şöyle bir baktığınızda zaten görürsünüz. Aynı zamanda bir kadının kocasından yana yanlış muameleye uğrasa dahi kin yapmadığında, karşı atağa geçmediğinde, yumuşaklığını ve inceliğini terk etmediğinde kazandığını da bilirsiniz.

Üstelik en büyük kazanç Allah (CC) katında olandır. Yanlışa yanlışla karşılık vermeyen insan, Allah katında muttaki olarak anılır. Çünkü takva kendini frenleyebilmek, Allah’ın “DUR” dediği yerde durmak ve “OL” dediği gibi olmaktır. Her durumda Allah’ın istediği rol üzere olmaya çalışmaktır. Kalpteki hâkimiyeti imana teslim edip tüm azaları da onun kontrolüne vermektir. Kalpteki yönetim makamını nefse kaptırmamaktır. Bir bedende imanın sözü geçmiyor da nefsin sözü geçiyorsa; beden ülkesinin başkenti hükmünde olan kalpteki iman mahkûmdur ve ıstırap çekiyor demektir. İnsanın vereceği tepkilerle imanındaki samimiyeti de meydana çıkacaktır. 

Uzmanlara göre yumuşaklıktan daha etkili bir silah yoktur. Yumuşaklığını terk etmeyen bir kadın kendisine karşı hatası, eksiği olan kocasına vicdan azabı çektirir, pişmanlık hissi yaşatır. Kadına kazandıran; onun yumuşaklığıdır. -Affedersiniz ama- Kadına dayak yedirten, erkeği daha fazla zalimleştiren de kadının sertleşmesidir. Bazı kadınlar olumsuzluk anlarında erkek rolü oynayıp saldırganlaşıyorlar. Ortaya ne erkek ne de kadına benzeyen bir ucube çıkıyor. Erkekler ise karşısında erkek rolü oynayan bir kadın görmeye dayanamıyorlar. İşte ipler burada kopuyor. 

Dolayısıyla karşısındakini hatalarından dolayı affeden kişi, mahşer gününde Allah tarafından affedilir. O hesap defterlerinin dürüldüğü; insanın kendi derdine düştüğü, ananın evladından, eşlerin birbirinden kaçtığı o günde günahları bağışlanır. Çünkü affetmiş, bağışlamış, kin gütmemiştir… Ne diliyle ne de hal ve hareketleriyle karşı taraftan acısını çıkartmıştır… Üstelik yapılan araştırmalara göre affeden insanlar her şeyden önce sağlıklarına kavuşmuş olurlar. 

San Francisco’da yapılan bir araştırmada 359 kişiye 6 kez 1,5 saatlik oturumlarla affetmeyi öğretmeye çalışmışlar. Sonucunda stresten kaynaklanan sırt ağrısı, uykusuzluk, mide ağrısı gibi fiziksel ve bedensel rahatsızlıklar bu kişilerde azalmış, kimisinde de iyileşmiş. 

Şunu unutmayalım ki; beden ve ruh sağlığının en iyi ilaçlarından birisi olan affetmeyi alışkanlık haline getirip; olaylara karşısındakinin gözüyle bakmaya çalışan insanlar her zaman huzurludurlar… 

 





  

Yorumlar