Psikolog mu?

Popüler Haber

  /   211   /   20 Mayıs 2018, Pazar

 Yazdır

  

İnsanın ruhu kendisini doyuracak, kendisi ile bir bağ kuracak yaratıcıya ihtiyaç duyuyor. Onsuz yapamıyor. Servet üstüne servet elde etse de içindeki bu boşluk onun hayatını anlamsız kılmaya yetiyor. Sosyal bilimler ise insanın bu yönünü hesaba katmıyorlar.

Yaşanan şiddetli kaygılardan, endişelerden, mutlu olamamaktan, insanlardan gelen eza ve cefayı kaldıramamaktan, devamlı can sıkıntısı yaşamaktan dolayı psikoloğa gitmek mi istiyorsunuz? Veya aklınızdan mı geçiyor bu? 

Dünya yaratıldığından bu yana, insan denen bu varlığı Allah (cc) kadar hiç kimse tanımamış, tanımlayamamıştır. Neye ihtiyacı olduğunu, nasıl ayakta kalabileceğini, nasıl mutlu olacağını hiç kimse tespit edememiştir. 

İnsanların sorunlarını çözmede en ünlü psikologlar bile Kur’an reçetesinden faydalanmadıkça insanlara doğru koordinatlar belirleyemiyorlar. 

İnsanı anlama ve çözüm önerileri sunma konusunda psikoloji ve sosyoloji okumak yeterli değildir. Uzmanlık alanında kendisini geliştirmiş, bu yönde kariyer yapmış insanlar dahi ‘insan’ denen varlık konusunda halen acemilik çekiyorlar. Üstelik bugün psikiyatrinin bir bölümü insan mühendisliğine dönüşmüş durumda. Üretilen ilaçları hastalar üzerinde deneyip, elde ettikleri bulgulara göre ilaç üzerinden deneyim elde ediyorlar. 

Psikologlar kendilerine gelen insanı önce köşeleri ve standartları belli olan bir dinleme şekli ile dinleyip rahatlatmaya çalışıyorlar. Daha sonra açık uçlu sorular sorup ezberledikleri bir takım teoriler üzerinden tanı koymaya çalışıyorlar. En çok koydukları tanı ise “iki uçlu duygu bozukluğu, polar bozukluk” tanısı. 

Ateizmden beslenen bir bilim dalı, insanı başka nasıl tanımlayabilir ki? İnsanı organizma olarak tanımlayan bilim dalları, insan ruhunu ve karakter yapılarının çeşitliliğini hesaba katmıyorlar. İnsanın aynı zamanda metafizik bir varlık olduğunu kabul etmiyorlar. İnsanın ruhunu hesaba katmayan ve Allah’ı dışlayan bir bilim dalı insanlığa nasıl ilaç sunabilir? 

Hâlbuki her insan bir âlemdir. Her insanın hayatı algılama biçimi, olayları değerlendirme biçimi ve verdiği tepkiler farklı farklıdır. Bu farklılıklar bazen çocukluk dönemi travmalarla, yaşanan aile sorunlarıyla, kötü muameleye uğramayla, kişinin yanlış bir eğitim almasıyla onu batağa saplarken, ruhunu bunaltırken; bazen de düzelmeye, iyi işler yapmaya bir başlangıç noktası, bir sevk unsuru oluşturabilir. 

Aile ve çocuk eğitimi konusunda uzmanlaşan birçok yazarın hayat hikâyesine baktığımızda çocukluk döneminde yaşadıkları olumsuzlukların mutsuz aile tablolarının onları bu konuyu araştırmaya teşvik ettiğini ve hatta uzmanlaştırdığını görürüz. Bazen kötü muameleye uğrayan insan o muameleleri bir başlangıç noktasına, bir sevk unsuruna dönüştürür ve enerji alır. 

Önemli olan o enerjinin farkına varmak, keşfetmek ve doğru yönde kullanmaktır. 

İşte birçok psikolog, insanları dinlerken ta çocukluk dönemine kadar inmesine rağmen kişideki işlenmemiş, üstü örtülmüş, bir kıvılcım bekleyen enerjiyi ortaya çıkartmak ve kişiye yol göstermek yerine geçici çözümler ve ilaçlarla insanları bağımlı ve çaresiz bırakıyorlar. 

Bilim adamlarına göre içinde bulunduğumuz yüzyıl, en bunalımlı yüzyılmış. Bu bunalım insanların ruhlarının aç bırakılmasından, Allah ile aralarının açılmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. İnsanlar bu çağda zenginiyle, fakiriyle, kariyer sahibiyle, garibanıyla mutsuz ve kimse kendi halinden memnun değil. İnsanlar yaşadıkları boşluğu tarif edemiyorlar. İşte bu metafizik açlıktan kaynaklanıyor. İnsanın ruhu kendisini doyuracak, kendisi ile bir bağ kuracak yaratıcıya ihtiyaç duyuyor. Onsuz yapamıyor. Servet üstüne servet elde etse de içindeki bu boşluk onun hayatını anlamsız kılmaya yetiyor. Sosyal bilimler ise insanın bu yönünü hesaba katmıyorlar. 

İnsanın kendisindeki potansiyel (uyuyan, hareketsiz, sakin) enerjiyi, kinetik (hareket halinde) enerjiye dönüştürecek bir güçle bağlantıya geçmeye ihtiyacı var. İnsandaki potansiyel enerji öylece yerinde kaldığında ruh bunalıma giriyor, hiçbir şey insanı mutlu kılmaya yetmiyor? 

Peki, insandaki enerjiyi Rabbimiz gönderdiği İslam dini ile nasıl harekete geçiriyor? İnsanı psikolojik sorunların pençesine düşmekten nasıl muhafaza ediyor? 

      - İslam’ın kendisi bir koruyucu hekimlik vazifesi yapar. Kişi daha hastalanmadan onda hastalığa karşı direnç geliştirir, mikrobu tanıtır, mikrobun ayak izlerinin sesini duyacak bir basiret geliştirir. Eğer mikrop bulaşmışsa da nasıl savaşacağını öğretir. 

     - İslam; insanda hedef, istikamet, güzergâh belirler. Hedef Allah’ın rızası, rota ise cennete ulaşmaktır. Bu hedefler doğrultusunda enerjisini(yetenek, zekâ, irade) sarf eden insanın kalbi mutmain olur. Akıl ve ruh bundan hissesini alır. 

     - İslam, insanda bir ahlâk duygusu geliştirir. Ahlâk bilinci insanı frenler, temiz bir bakış acısı geliştirir. Suizan, kibir, gurur, riya, haset gibi kötü duygular aşılamaya çalışan şeytanın ayak seslerini duymamızı, gelişini tespit etmemizi sağlar. Gıybet, yalan, nemime, kötü söz, iftira gibi kötü amellere karşı direnç kazanmayı öğretir. Her yanlışa meylettiğimizde vicdan alarmımız sinyal verip bizi pişmanlık ve tövbeye teşvik eder. 

      - İslam, insanda haşyet (korku) duygusu geliştirir. Allah’a karşı haşyet, kişiyi hayırlı işlere teşvik eden, yanlışlardan men eden en soylu endişe ve iç ürpertisidir. Haşyet Allah’ın sevgisini yitirme kaygısıdır. Hem insanın frenidir hem de dünyalık dert ve tasaların ilacıdır. 

      - Yine İslam insanda sorumluluk bilinci geliştirir. Allah’a karşı sorumluluk duymak, sorumluluk bilincinin en zirve noktasıdır. Allah’a karşı sorumluluklarını bilen, tüm kâinat ve içindekilere karşı sorumluluklarının farkına varır. 

Evlatlarından sorumlu olduğunun farkına varan ve onlar konusunda hesaba çekileceğini bilen bir anne evlatlarının eğitimi konusunu ciddiye alır ve onu TV’nin ve çevrenin şekillendirmesine izin vermez. Evladı üzerinde şefkatli bir otorite kurar. Evladı için Rabbinden isteklerde bulunur. Evladı onun için kendisine makam bahşeden bir emanet oluverir ve onu çile, eziyet olarak görmez. 

      - İslam, insanda ciddiyet duygularını geliştirir. İnsana “Ben şu kâinatın içinde en şerefli varlığım. Kâinat benim için yaratıldı. Her şey bana hizmet ediyor. Fakat ben bile kendime ait değilim. Rastgele yaşayamam. Kâinatın içindekiler bana emanet. Onlara rastgele muamele edemem. Bir ağacın yaprağını bile keyfi olarak gereksiz yere kopartamam. Bana emanet edilen aklın, zekânın, yeteneklerin, ömrün, zamanın da sahibi Allah’tır. Ben tüm bunları yalnızca O’nun uğruna seferber edebilirim. Çünkü benim değil, bana emanet!” bilincini yerleştirir. 

Böylece İslam, insanın rastgele yaşamasına engel olur. İsraftan, (emanetleri) hor kullanmaktan alıkoyar. İnsanda zaman bilinci ve programlı yaşama biçimi geliştirir. İnsanın hayatında bir boşluk bırakmaz. 

Eğer biz bu saydığımız bilinçleri henüz İslam’da kazanmamışsak, taşlar yerine oturmamış demektir. İmanın hakikatini gereği gibi anlayamamışız demektir. Bu durum bizi ruhi boşluğa, o da bunalıma sürükler (Allah muhafaza). 

O yüzden yaratanla bağımızı kuvvetlendirmeli, ruhumuzu mutmain edecek bu maddeler üzerinde biraz düşünüp eksik kaldığımız yönlerden kendimizi tamir etmeye çalışmalıyız. Daha sonra da elimizi İslam’dan uzak yaşayan, bunalımlı kadınlara, kızlara, annelere uzatmalı ve onları İslam’ın huzurlu yaşantısına teşvik etmeliyiz. 

Biz yardım ettikçe yardım bulacağız inşallah. 

Unutmayalım ki dönüşümüz O’nadır. Gidip varacağımız yer, O’nun yanıdır. 

  

Yorumlar