BABAANNEMİN BUZDOLABI

Halis Bilgi

  /   810   /   22 Ekim 2020, Perşembe

 Yazdır

  

Babaannemin buzdolabı hiçbir buzdolabına benzemez. Bir kere o kar yapar; yani bu günün nofrostlarından değildir. Mütemadiyen fişini çekip buzluğundaki karı eritmek gerekir. Ayrıca “sıfır bölmesi” de yoktur. Zaten buzluktan gelen soğuk hava, 1. rafı yeterince soğutuyor.

Babaannemin buzdolabı onun gibi kirli çıkındır. Mutlaka gözlerinde, küçük poşetlere ya da gazete kâğıtlarına sarılmış fasulye, kabak, domates ve salatalık tohumları bulunur. Nereden ne çıkacağı belli olmaz raflar arasında. Mesela yumurtaların altında -aynı rafta- vanilyalar ve kabartma tozları vardır. Kuzinede pişmesinden midir, telleri yarı kopmuş çırpıcıdan mıdır bilinmez, dünyanın en kabarmış kekleri babaannemin elinden çıkar.

Dolabın kapağındaki raflarda mutlaka babaannemin bizim için sakladığı bir önceki bayramdan kalma şekerler ve çikolatalar bulunur. Bir kısmı artık dişlerin kesmeyeceği hâle gelmiş çikolatalar biz torunların en sevdiği atıştırmalıktır. Bazen -çok nadir de olsa- taze çikolata bulmak da mümkündür babaannemin buzdolabında.

Babaannemin buzdolabının en sevdiğim bölümleri ikinci ve üçüncü raflardır. İkinci raf; köy tereyağını, köy mincisini hatta köy yumurtalarını ihtiva eder. Köyde olmanın asıl manası köyden yemektir. Şehirdeki envaiçeşit market ürünlerinden daha bir başkadır tatları. Tereyağı erirken köpük köpük cızlar. Minciyi kızgın yağla karıştırıp üzerine içi sapsarı köy yumurtası kırdın mı… Ah köye gidesim geldi! Köy yoğurdunu da unutmamak gerek. Biz de şehirde süt alıp yoğurt mayalıyoruz ama hiçbiri babaannemin yoğurtları gibi bir parmak kalınlığında kaymaklı olmuyor. Demek ki köyün sütü bile başka.

Babaannemin buzdolabı küçük küçük tencereler ile doludur. Bunlar genelde üçüncü rafta olurlar. Minyatür tencereler. Ne de olsa iki kişiler. Vakitlerinin çoğunda ya bahçedeler ya da dağdalar. Kâh ot yolar kâh bereket eker kâh dağ yoluna merdiven inşa ederler. Bu sebeple babaannemin yaptığı yemekler onlara günlerce yeter.

Babaannemin buzdolabı kar yapar dedim ya buz da yapar. Öyle bardağa koymalık buz değil. Sebze meyve çekmecesi mütemadiyen buz yaptığı için marullar kararır, salatalıklar donar, domatesler sulanır. En iyisi sebzeleri dışarıda bırakmak.

Babaannem buzdolabında hiçbir kusur bulmaz. Kusur, dolabın kapağını sıkıca kapatmayan büyükbabamdadır ona göre. Büyükbabam yemeğini dolaptan alır ve geriye bakmadan mutfaktan çıkar. Babaannem, kaç kere buzdolabının kapağını ardına kadar açık bulduğundan dert yanar. Acaba buzdolabı kapağının gevşemiş lastiğinden söz etsem mi ona?

Az kalsın söylemeyi unutuyordum. Babaannemin buzdolabının arkası hep su akıtır. Genelde eski bir havlu su tutma görevi yapar. Niye su akıttığını bir türlü çözemediler. Gelen tamirciler, “Bunun miadı dolmuş, at gitsin, her tarafından paslar dökülüyor.” dedikçe babaannem daha çok havlu sıkıştırır oldu dolabın arkasına. Bu arada buzdolabının rengi sarı. Hep böyle yumurta akının biraz koyu kıvamında mıydı rengi bilmiyorum? Bildiğim, sarı, paslı, gevşek lastikli, buzluğu kar yapan, çalışırken hır hır diye ses çıkartan, arkasından su kaçıran ve babaannem için vazgeçilmez bir alet işte. Bana göre her yanı kusur. Bir kere raflar arasındaki mesafe çok yakın. Büyük bir tencere koyayım desen, üstteki rafı alman lazım. Sesi zaten "Ben buradayım, ölmedim." der gibi kendini her an hissettirmekte. Bazen babaanneme takılırım: “Sana son model, buzluğu altta meyveliği üstte bir buzdolabı alalım. Hem de en renklisinden.” Kaşlarını çatarak bakar bana ve: “Ne edeceğim yeni buzdolabını. Gidiyorum ahirete. Bize bu yeter.” diye cevap verir. Babaannem, ben kendimi bildim bileli ahirete gider.

Yaşlı insanlar eşyalarıyla sanki canlıymış gibi gönül bağı kuruyorlar. Evdekiler de benimle aynı fikirde. “Parasını biz ödeyelim anne, değiştir şu buzdolabını.” diyor babam, annem ise köye her çıktığımızda bu sıkış tıkış dolabı nasıl toparlayacağını kara kara düşünüyor. Hafazanallah, çöp diye babaannemin geçen seneden kalma fasulye tohumlarını atarsa diye korkuyorum.

Bir gün mutfakta o meşhur tarhanasını yaparken en şirin hâlimle ona soruyorum: “Babaanne! Ne buluyorsun bu buzdolabında. Yaşlandı artık, değiştir gitsin.” Babaannem çorbayı karıştırmayı bırakıp yüzüme sitemle bakıyor. O an, demin kullanmış olduğum cümlenin sadece bir cümleden ibaret olmadığını fark ediyor, günümüz bakış açısının böyle ruhsuzca ve duygusuzca ağzımdan çıkışına üzülüyorum. Devirdiğim çamların altında kalmış gibi hissediyorum. Babaannem buzdolabına dönerek: “Evet, bu dolap yaşlandı belki fakat hâlâ çalışıyor. Şimdi ben onu sustursam, görevini tamamlamadan kaldırıp atsam, yerine yenisini alsam bu israf olmaz mı? Hem benim ömrüm bir buzdolabı daha eskitmeye yetmez. Gidiyorum ahirete.”

Babaannem, buzdolabıyla alakalı kafamdaki bütün soruların cevabını vermişti. Sorun dolapta değil bizim bakış açımızdaydı. At gitsin yenisini al mantığı hiçbir zaman “Görevini daha tamamlamadı.” ifadelerine saygı duymamıştı. Belki de su sızdıran, paslanmış, gereksiz yere ses çıkartıp ben buradayım diye bağıran, gevşek lastikli bizim bakış açımızdır. Kim bilir?

  

Yorumlar