Bizden bir parça FAS

Popüler Haber - Dünya Ailesi

  /   544   /   08 Temmuz 2014, Salı

Medyasofa
 Yazdır

Fas’daki şehirler iki bölümden oluşuyor. Aslında Türkiye’de Mardin ya da Urfa’da gördüğünüz manzaradan farklı değil.

Fas'a yapılan bir haftalık gezide bizimle paylaşılan ana temaları

  

Uzun yıllardır orada bulunmanın hayalini kurduğum ülkeydi Fas. İspanyayı ve özellikle Endülüs bölgesini gezdikten sonra “Cebeli Tarık’ın karşını mutlaka görmeliyim,” demiştim. Ne de olsa Tarık Bin Ziyad’ın Endülüs’ü kurmak için konakladığı, yol aldığı topraklar, İslam coğrafyasının Afrika’daki en uzak noktası, Cebelitarık’ın Müslüman yüzüydü Fas.
Ve orada hala dimdik ayakta duran, yıkılmayan, yakılmayan eserlerde geçmişe dair izler bulabilirdim…
 
Politik başkent Rabat, kültürel başkent kabul edilen Fes, ekonomik başkent Casablanca, kızıl şehir Marakeş ve Afrika’nın ucundaki Tanca, Fas dendiğinde akla gelen şehirler.  Hepsini gezmem mümkün olmadı. Önce Casablanca’da kaldım birkaç gün, ardından yıllardır merak ettiğim, uzunca bir dönem hakkında yazılan tüm yazıları okuduğum, çekilen fotoğraflara merakla baktığım, dia gösterilerini heyecanla izlediğim şehre Marakeş’e ulaştım. Sonra da biraz çöl havası almak için Quarzazate’ye doğru yola koyuldum… 
 
Hayallerimin ve beklentilerimin dışında bir hafta geçirdiğimi yazının hemen başında söyleyeyim ki; hazırlıklı olun…
 
Ülke ismi kendi dilinde, en batıdaki anlamına gelen “El-Magrip.” Türkiye’de ise fes takma kültürüyle ilk kez orada karşılaşıldığı için, ülkeye Fas deniyor. Avrupalılar Müslüman anlamına gelen Morocco ya da Maroc isimleriyle anıyorlar ülkeyi. Fas halkı ağırlıklı olarak Arap nüfusa sahip. Sonra Berberiler geliyor, Morlar üçüncü büyük etnik grup. Fransızlar ve İspanyollar olmak üzere Hıristiyan azınlıkla, çok az oranda Yahudi de yaşıyor Fas’ta.
 
Casablanca 3.5 milyonluk nüfusuyla ülkenin en kalabalık şehri. Casablanca’da soluğu alır almaz, yolculuğu beraber yaptığımız arkadaşların ilk sorusu Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın oynadığı efsanevi film Casablanca’nın nerde çekildiği oldu. Filmin Casablanca’da çekilmediğini duyanlar üzülse de, filmde geçen barı ve piyanoyu Hyatt otelinde görebileceklerini öğrenip, memnun oldular. Gidip gördüler mi, bilemiyorum… ben şehri gezmeyi tercih ettim.
 
Fas’daki şehirler iki bölümden oluşuyor. Aslında Türkiye’de Mardin ya da Urfa’da gördüğünüz manzaradan farklı değil. Eski şehir (Medina) ve yeni şehir… Eski şehir surlarla çevrili, labirentvâri dar sokaklardan, yeni şehirse surların dışına kurulmuş nispeten modern binalardan, dükkânlardan, temiz sokaklardan, geniş caddelerden oluşuyor.  O kültüre dair ipuçlarının çoğu eski şehrin daracık sokaklarında saklı. Souk’larda  (geleneksel çarşı böyle ifadelendiriliyor) gezinip, alışveriş yaparken fark ediyorsunuz, dükkanların üzerindeki o bakımsız evlerde hâlâ yaşayan aileler var. Daha çok fakir aileler yaşıyor eski şehirde… ve ailelerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek tüm dükkanlara sahip eski şehir. Manav da var, bakkal da, fırın da, kumaşçı da, ayakkabıcı da, baharatçı da, halıcı da…
 
Casablanca’da önce eski şehri dolaştım. Ve sanırım hayatımda ilk defa fotoğraf çektiğim için biri üzerime yürüdü. Şaşkınlık mı desem, kızgınlık mı desem hissettiklerime; bilemiyorum. Cellabeli, başında fesi olan temiz yüzlü bir ihtiyar fotoğrafıydı çekmeye çalıştığım; meğerse bu -karşılaştığım tavır- henüz başlangıçmış ilerleyen günlerde anladım.  
 
Şehirleri gezerken mümkünse, vaktim müsaitse yürüyerek gezmeyi tercih ederim. Günde 12-13 saat yürüyerek gezdiğim şehirler olmuştur. Casablanca’da da öyle yaptım. Eski şehir’den çıkıp, yeni şehirde yol alıp; Fas’ın medar-ı iftiharı Mekke’den sonra dünyanın ikinci büyük camisi olan,  Kral Hasan Cami’nin bulunduğu yere ulaştım. İhtişamlı caminin arka sokaklarında tekrar bir üstüme yürüme vakasıyla karşılaştıktan sonra, -alt tarafı bir bakkal fotoğrafı çekiyordum- “Hayırdır!” diyerek caminin avlusunda soluklandım. Caminin avlusu mesire yeri havasında adeta… Avludaki sütunların aralarında yemek yiyenler, sohbet edenler, ailece dinlenenler, bir de benim gibi meraklı turistler. 
 
Avludaki insanların çoğunun üzerinde Cellabe ya da cilbab denen kapşonlu kaftanlar var. Kimi bir üst kıyafet gibi kullanıyor cellabeyi, altında pantolon var; kimi bir elbise gibi kullanıyor. Erkekler de kullanıyorlar, kadınlar da kullanıyorlar bu geleneksel kaftan ya da elbiseyi. Cellabelerin ince kapşonları giyenleri güneşin etkisinden korumayı amaçlıyor. İnce kumaşlı olanı da var, kalın kumaşlı olanı da; ucuzu da var, pahalı olanı da… üstelik kumaşın cinsine ve rengine göre statü de belirtiyormuş, ama ben ayrıntılarına pek vakıf olamadım. 
 
Atlas Okyanusunun hemen kıyısında bulunan, denize dolgu yapılarak inşa edilen camide aynı anda 100 bin kişinin namaz kılabildiği söyleniyor. 20 bin kişi içeride, 80 bin kişi avluda… Bu arada cami kapısında bir görevli bekliyor, Müslüman olmayanların ve kıyafeti uygun olmayanların içeri girilmesine izin verilmiyor.  Casablanca’nın her yerinden görülen caminin minaresi 210 metre; dünyanın en uzun minaresi olduğunu söylüyor Fas’lılar. Kuzey Afrika’da minareler bizim alıştığımız kalem tarzı –silindirik- Osmanlı minarelerinden bir hayli farklı. Kare planlı inşa ediliyorlar ve çok daha kalın yapılıyorlar. Caminin inşaatı 1980’de başlamış, 1993’te törenle açılmış. Mimarı; elbette Fransız.
 
Fransızlar ve İspanyollar 1913’te işgal etmişler Fas’ı ve Fransızlar yeni şehri o dönem kurmaya başlamışlar. Her ne kadar Fas 1956’da bağımsızlığını ilan etse de, yeni şehirde neredeyse herkes Fransızca konuşuyor. Arapça daha çok eski şehirde konuşuluyor. Eski çarşıda Arapça müzik ve Kur’an-ı Kerim sesi duymak mümkün. Yollarda, dükkânlarda çift dilli tabelalarla karşılaşıyorsunuz. Mağaza isimlerinin ve markaların Fransızcası da yazıyor tabelalarda. Okyanus kenarında fotoğraf çekerken benimle konuşmaya çalışan birine Fransızca bilmediğimi söylediğimde, küçümser bir ifadeyle, bu ne zavallılık der gibi baktı bana. Fransızca neredeyse ana dil gibi… Hatta arşivim için aldığım yaklaşıp 30 çocuk dergisinden sadece 2 tanesi Arapça idi, gerisi Fransızca. Bu arada Berberice ve İspanyolca konuşanlarla karşılaşmak da mümkün.
 
Fransızlar ülkeden çıksa da, İspanyolların bir kısmı hâlâ Fas’ta. Fas’ın kuzeyinde iki kent, Sebte ve Melilla, İspanyol işgali altında. Bu iki şehirde yaşayan Arapların oy verme hakkı yok, üstelik bu iki şehre İspanya’dan yeni yerleşimciler taşıyan İspanyollar, Arapları azınlık durumuna düşürmeye çalışıyorlar. İspanya’dan gelenler için yapılan sitelere Arapların girmesi de yasaklanmış. 1956’daki bağımsızlık ilanından sonra İspanyollar diğer bölgelerden çekildikleri halde, bu iki şehri sömürge olarak kullanmaya devam etmişler. İspanya buradan elde ettiği turizm gelirinden vazgeçmek istemiyor. Şu anda Fas’ın en önemli dış sorunu kabul ediliyor, Sebte ve Melilla. Bir de Batı Sahra var tabii. Uzun bir dönem İspanyol sömürgesi olan Batı Sahra, 1966’dan itibaren Fas ile Moritanya arasında sorunlara yol açan bölge, üzerinde hak iddia edilen Fas tarafından 1975’ten beri yönetiliyor. Bu yönetim, ‘Yeşil Yürüyüş’ adı verilen, ellerinde Kur’an’larla, çöle giren silahsız Faslılara, hiçbir direniş gösterilmemesinden sonra Fas’ın kazandığı hâkimiyet ile mümkün olmuş.
 
Dönelim tekrar yolculuğumuza… Hasan 2 Cami’nden sonra Atlas Okyanusu kıyısı boyunca yürüdüm. Yürüdüm de, yol bitecek gibi değil. Dinlenmek için birkaç kez, okyanus kenarındaki çay bahçelerine oturup, nane çayı içtim. Kurutulmuş nanenin üzerine sıcak su dökülerek hazırlanan çay, Fas’ın en favori içeceği. Gerçi ben taze naneden olanını da içtim; hoştu, ferahlatıyor insanı. Sadece nane çayı servisi yapılan, zarif, işlemeli, süslemeli nefis bardakları var… Kırmadan getirebilirim diyorsanız, hoş bir hediye olabilir. Nane çayı yanında, taze meyve suları da Fas’ta çok bol. Tercih ettiğiniz meyveyi ya da meyveleri söylüyorsunuz, sıkıp getiriyorlar. Meyvelerin neredeyse hepsi yamru yumru, doğal yetiştiklerinin kanıtı olsa gerek diye düşünüyor insan. Mango, muz, avakado gibi tropikal meyveler de çok bol.
 
Sahil kıyısı Corniche (korniş), bir nevi İzmir kordon boyu, km’lerce uzanıyor. Yumuşak iklimi, ince kumlu plajları, palmiyeleri ve doyumsuz manzarasıyla zenginlerin tercih ettiği semt Korniş.  Fotoğraf çekerek yürürken, çoğu zaman benimle konuşmak isteyen insanlarla karşılaştım burada. Yüzünüzü onlara döndüğünüzde ya da hafifçe tebessüm ettiğinizde bunu bir davet gibi algılayıp, hemen sizinle konuşmaya çalışıyorlar. İşin ilginç yanı birçok ülkede böyle bir tavır sizi memnun edebilecekken; hani, ilk ağızdan öğrenmek istediklerimi öğrenirim, daha sağlıklı bilgiler olur, diye düşünebilecekken, burada bir tedirginlik yaşıyorsunuz. Gruptan ayrı tek başıma gezen bir bayan olduğum için mi bilmiyorum, bir çay içelim mi? tarzı cümlelerle sıkça karşılaştım. Rehberden edindiğim bilgi sebebiyle yetişkin erkeklerin yüzünü direkt bakmamaya çalışsam da, çok rahat gezebildiğimi söyleyemeyeceğim. Gerçi Fransızca bilmemek işime yaradı, İngilizce birkaç cümle söyleyince genelde ısrar etmekten vazgeçtiler. 
 
İşin ilginç yani özellikle Korniş boyunca siz bu tarz davranışlardan rahatsız olurken, Okyanus’tan uzaklaşıp, Korniş’ten biraz daha iç taraflara doğru yürüdüğünüzde oradakiler sizden çekiniyor. Müstakil villaların yoğun olduğu, tüm bölgenin neredeyse sadece beyaz evlerden ve muhteşem bahçelerden oluştuğu bu bölgede siz tedirgin olunacak kişi kabul ediliyorsunuz. Semt o kadar lüks, evler ve bahçeler o kadar özenli ve insan sayısı o kadar az ki; ne işiniz var sizin fotoğraf makinesi ile oralarda? Açıkçası ben çiçek ve ağaç fotoğrafı çekmek için oradaydım. Hiç görmediğim çiçekler vardı ve kayıtsız kalamazdım. “Ne yapıyorsunuz?” diye soranlara, “Çiçek fotoğrafı çekiyorum” dediğimde, bahçesi ile gurur duyanlar da oldu, durumdan hoşlanmadığını hissettirenler de… 
Casablanca’dan ayrılırken şunu belirtmekte yarar var, eğer panoramik bir şehir turu yapmak istiyorsanız Birleşmiş Milletler Meydanı, Büyük Pazaryeri, Habous Meydanı, Muhammed V Bulvarı’da görülmesi gereken yerler. 
 
Sabah Marakeş’e doğru yol alıyoruz otobüsle. Tarifsiz bir merak; Cema ül Fena: Neredeyse zamanın bundan yüz yıllar önce durduğu, insanların arasına karışmak istediğim meydan. Unesco tarafından kültürel mirası yaşatmak adına koruma altına alınan ilk meydan.
Meydanı şehirden daha çok merak ediyorum galiba. Galiba değil, öyle. En çok merak ettiğim de masal anlatıcıları… Şam da görüp hayran olduğum masal anlatıcıları, burada nasıl acaba? Eskiden 20 masalcı varken meydanda, şimdi sayıları 5-6’ya düşmüş. Yaşlılarmış; çırakları da yokmuş! Göreceğiz…
 
Şehir ilk andan itibaren etkisine alıyor insanı. Üzerinde kar eksilmeyen Atlas dağlarının eteğinde, verimli bir vahada, çöle açılan kapıda ateş gibi yanan kızıl bir şehir.  Duvarlardan, toprağa her yer kızıl; otele gidene kadar gördüğümüz tüm evlere kızıl renk hakimdi. Bu evlerin büyük bir kısmı, eski şehirdeki evlere benzetilerek yapılan yeni evlerdi. Temiz, bakımlı, geleneksel dokusu ön plana çıkarılan evler… Bizim kaldığımız otelde ve yakından görebildiğim birkaç otelde de aynı şey dikkati çekiyor. Şehrin geleneksel yapısı ile uyumlu renk ve doku… Marakeş’te çöl kültürü ile Endülüs kültürü birleşmiş.
 
Yerel rehberimiz önce Marakeş’in Medina’sına götürdü bizi. 800 yıldır ayakta duran Marakeş’in sembolu Kutubiye Cami’ni gördük önce. Cami ifadesi yerine Kutubiye minaresini demek daha doğru aslında, çünkü sembol olan 67 metrelik görkemli minare. Cami nerede derseniz, yakından bile fark etmek pek mümkün değil, çok küçük. Minareyi çevreleyen dört duvar ile içerisindeki bahçe de harika, nefis çiçekleri ve ağaçlarıyla şehri süslüyor bahçe. Souk’lara ve Cema ül Fena meydanına çok yakın olan Kutubiye minaresi, cankurtaran vazifesi gördü benim için.  İlk gün rehberle minik bir keşif turu, bilgilendirme seansları ve birkaç dükkan ziyareti yapsak da, diğer günler tek başıma gezdim Marakeş’i. Labirent şeklinde souk adı verilen kapalı çarşıda, yolumu bulmak için göz ucuyla takip ettiğim hep Kutubiye minaresi oldu. Cema Ül Fena meydanının 3 tarafı çarşıya açılıyor. Bir diğer tarafı da minareye yakın. Minareyi bulduğunuzda meydanı da bulmuş oluyorsunuz zaten. Meydanın akşamüzeri hareketlendiğini öğrendiğim için, o saate kadar sokak aralarında dolaştım durdum… Kapısı dar bir sokağa bakan mescidin fotoğrafını çekerken, biri daha yanıma yaklaşıp bağırmaya başladığında, sinirlerime hakim olamayıp bu kez ben de adamın üstüne yürüdüm… hayatımda ilk kez bir ülkede fotoğraf çekmek kabusa döndü benim için. Tek başına gezen bir kadın olduğumdan mı, sırtımdaki devasa çanta ve elimdeki nispeten büyük fotoğraf makinesi ve koca objektif sebebiyle gazeteci olabileceğim düşünüldüğü için mi, ya da düşünemediğim başka nedenlerden mi bilemiyorum… Portre çekmek zaten çok zor o kadar yaklaşmanıza izin vermiyorlar, kadınlar sizi uzaktan fark etseler bile sırtlarını dönüyorlar. Dükkanlar, tezgahlar ve sokak sanatçıları sürekli para istiyor. Verdiğiniz bahşişle yetinmeyip, neredeyse her fotoğraf için tekrar, tekrar istiyorlar. Bir tek çocuk fotoğraflarını çekerken zorlanmadım diyebilirim, o da kalabalık olduklarında. Eğer tek başına oynayan bir çocuğun fotoğrafını çekiyorsanız, hemen biri yanınıza gelip, sizi uzaklaştırmaya çalışıyor. Velhasıl çarşıyı hayal kırıklığı içinde gezdim diyebilirim. Çarşı alabildiğince renkli, bir taraftan baharat kokuları geliyor, başka bir yerde tahta oymacılar, halıcılar, kuyumcular, kumaş satanlar, bakırcılar, seramikçiler, küçük atölyeler var ama, artık bende o heyecan yok. Belki birkaç saat sonra meydanda toparlarım kendimi diye düşünüyorum. Yıllarca orada bulunmanın hayalini kurdum ya… Bu arada unutmadan, çarşının içindeki El Badi Sarayını mutlaka görün. 1602’de yaptırılan saray dantel gibi işlenmiş. 
 
Akşamüzeri Cema ül Fena meydanındayım. Dünyanın en şenlikli meydanı, doğal tiyatro alanı, yaşatılması gereken kültürel miras. Önce arabalar içindeki yemek tezgahları hafif hafif başlıyorlar hazırlık yapmaya. Bir süre sonra onların bulunduğu yeri bir duman sarıyor, bir de yiyeceklerin kokusu yayılıyor ortalığa. Bin bir çeşit yemek pişiriliyor tezgahlarda. ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmak,” deyimi buradan çıkmış olsa gerek. Çünkü el arabalarında kazanlarda haşlanan salyangozları kase ile alıp yiyor Faslılar. Görüyorum ama inanmıyorum, halini yaşıyorum açıkça; tabii yine fotoğraf çekemeden. ( kendime haksızlık etmeyeyim denedim) 
 
Derken yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlıyor meydan. Maymun oynatıcıları, yılan oynatıcıları, hokkabazlar, cambazlar, fal bakan kadınlar, ateş yiyen adamlar, meddahlar, dövmeciler, ilk defa karşılaştığınız birçok farklı enstrümanla Afrika müziği yapan gruplar, ha bir de masal anlatıcıları. Birkaç gün boyunca hem gece, hem de gündüz gittim meydana belki bir masal anlatıcısı daha bulur önce dinler, sonra fotoğrafını çekebilirim diye. Benim nasibime iki kişi düştü sadece…
Meydan akşamüzeri mahşer alanı gibi, göstericiler ve turistler iç içe geçmiş. Yerli halk da orada, sanki ilk kez görüyormuş gibi dinliyorlar, bakıyorlar. Burada fotoğraf çekmek nispeten daha kolay olmuştur, diyebilirsiniz.  Zaten gösteri için buradalar ve fotoğraflarının çekilmesi onları memnun edecektir. Aslında para verildiği sürece fotoğraf çekilmesinden rahatsız değiller, ancak siz farklı açılardan birkaç kare çekmeye çalıştığınızda yanınıza kadar gelip tekrar bahşiş istiyorlar. Bir yılan oynatıcısı bana her bir kare için ayrı para istediğini söyledi; inanamadım… Dünyanın her yerinde sokak sanatçılarının önünde, yanında, kenarında bir kap bulunur siz de birkaç kuruş atar ve fotoğraf çekersiniz. Tekrar tekrar istendiğine sadece burada şahit oldum. Meydanın aşırı kalabalık olması da fotoğraf çekmeyi zorlaştırıyor, her saniye kareye alakasız birilerinin girme ihtimali… Meydanın etrafında nane çayınızı içerken meydanı rahat rahat seyredebileceğiniz cafeler var. Onların terasına çıkıp, meydanın genel planını almaya çalışan sıra sıra dizilmiş fotoğrafçıların arasına da katılabilirsiniz ayrıca. 
Bir de hava karardıktan sonra biraz daha dikkatli olmakta fayda var, cüzdanınız mümkünse yabancı ellerin ulaşamayacağı güvenli yerlerde olsun. Vücudunuzun cep bölgelerine yakın kısımlarında zaman zaman “Biri bana mı dokunuyor?” sorusunu sorabileceğiniz bir duygu hissediyorsunuz çünkü.
 
‘Bu kadar gezip dolaştın, acıkmadın mı, ne yedin?’ diye sorarsanız. Eski şehirde geleneksel Fas yemeği yiyebileceğimiz, güzel bir lokantaya götürdüler bizi. Faslılar kuzu, koyun ve tavuk etini taze ya da kuru meyvelerle pişiriyorlar. Taze meyve olarak en çok ayva kullanılıyormuş. Ben tadına baktım ve Ayvalı Tavuk’u çok beğendim, Zeytinli Tavuk’da güzeldi. Ayrıca Tajine adını verdikleri, bizde tandıra benzeyen yemekleri çok meşhur. Kuzu Tajine’in kuru üzümlü ve kara eriklisinden tatma imkanım oldu, onu da çok beğendim. Aslında ben genel olarak Fas yemeklerini beğendiğimi söyleyebilirim. Bol baharatlı, aromalı, tatlı ve tuzlunun karıştığı yemekler. Bir de kuskusları var ki her çeşidi yapılıyor. Yalnız bu kuskus bizim tanıdığımızdan farklı, irmik gibi daha ziyade. Sadesi yapıldığı gibi – biraz yavan gelebilir- sebzelisi, kuzu etlisi, tavuk etlisi, kuru üzümlüsü ve tarçınlısı da var. Tatlılarsa genelde badem ezmesi ve cevizle yapılıyor. Bizim yemek yediğimiz geleneksel lokantada canlı Afrika müziği de vardı; hem karnımız doydu, hem de ruhumuz.
 
Marakeş’te yeni şehir Fransız’ın ülkeye girmesiyle 1900’lü yılların başlarında kurulmuş. Orayı da bir gezeyim, göreyim deyip, portakal ağaçlı bulvarlardan ilerleyerek merkeze ulaştım. Temiz ve büyük binalar, tanıdık bildik, kadın giyim ve erkek giyim markalarının mağazaları, fast food  dükkanlar; her yerde görebileceğiniz bir manzara. “Buraya gelmişken birkaç çocuk dergisi alayım kendime,” dedim. Ve bir gazete bayiinden 30’a yakın çocuk dergisi aldım. Parasını öderken “Allah Allah, bu çok fazla tutmadı mı?” diye de düşündüm. Sırt çantası, fotoğraf makinesi ve bir dolu kuşe kağıt dergiyle otele yürüyemeyeceğimi düşünerek, bir taksi çevirdim. Pazarlık yapıp fiyatta anlaştık, yola koyulduk. Otele ulaştık, indim. Şoförün verdiği para üstünü saydığımda, konuştuğumuz tutarın neredeyse iki katına yakın paranın alındığını ya da başka bir ifadeyle üstünün eksik verildiğini gördüm. Otel odasına geçip, dergi fiyatlarını kalem kalem yazıp hesapladığımda da, tutarın iki katı parayı benden aldıklarını anladım. İki alışverişte 100 Euro’ya yakın para fazladan alınmıştı benden, açıkçası kandırılmıştım. Bunun halkın bir aylık geliri olduğu söylediğimde sanırım durumun vehameti daha iyi anlaşılır. İnsan Müslüman bir ülkede başına bunun geldiğine mi üzülsün, yoksa “Bu nasıl bir ticaret ahlakıdır?” diye mi yansın bilemiyor. Aslında ben bunların beraber, hatta daha yoğun olarak, “Türkiye’de de böyle yapıyorlar mı acaba?” diye merak ettim. Yaşadığım ruh halini yaşayan bir turistin, o ülkeden ayrılırken neler hissedeceğini, arkadaşlarına, dost ve ahbaplarına o ülkeyi nasıl anlatacağını düşününce… kısa yoldan kar, uzun vadede zarar. Bir de işin hak, hukuk boyutu var. 
Fas’tan ayrılmadan önce son durağım çölden bir önceki şehir Quarzazate oldu. Atlas dağlarını jeeplerle aşıp, virajlı dağ yollarında döne döne 5 saat boyunca yol aldıktan sonra bizi karşılayan şehir. Atlas film stüdyolarının yer aldığı, dünyanın yüksek bütçeli önemli filmlerinin bu stüdyolarda çekildiği şehir. Benhur, Arabistanlı Lawrence, Gladyatör, Büyük İskender sadece birkaçı… Ayrıca Babel filminin çekildiği Aid Ben Haddou Kasabası ve Unesco tarafından koruma altına alınan kale de unutulmayacak yerlerdi. Ancak orada yaşadığım bir dolu aksiliği size anlatmak istemiyorum ki felaket habercisi gibi algılanmayayım. Belki başka bir yazıda da Quarzazate’den bahsederim. Tek başına anlatılmaya değer bir güzellik.
 
Yolculuk bitip Türkiye’ye döndüğümde, Fas’ı ziyaret eden birkaç kişiyle konuştum. Benim yaşadıklarımı onlar da yaşamış mıydılar acaba? Çoğu ‘Biz gezdik, iyiydi, güzeldi, hoştu; sadece sıkı pazarlık yaptık” dediler. Belki ben de yalnız başıma değil, bir erkekle beraber gezseydim, biraz daha rahat ederdim. Ama yine de şikayetlerimin büyük bir kısmının azalacağını düşünmüyorum. 
İklimiyle, doğasıyla, kültürüyle, bir yanda Atlas Okyanusu, diğer yanda Atlas Dağları, uçsuz bucaksız Sahra Çölü ile inanılmaz bir ülke Fas. Bu güzelliği zihnimizde bulandırmaya kimsenin hakkı yok, ülkenin yerlisi dahi olsa!
 
 
 
SEVDE SEVAN USAK/Medyasofa
  

Yorumlar