Adını İsyan Koyamadığımız İtirazlarımız mı Var?

Popüler Haber

  /   249   /   14 Mayıs 2018, Pazartesi

 Yazdır

  

Sorun yaşamayan insan; topluma, sorun yaşayan kadar ilaç üretemez. Bunu, bilgiyi teorikte veren eğitimciler ve hayatın içinden veren eğitimciler arasındaki farktan anlayabiliriz. O halde sıkıntı yaşayan insanda toplumun sıkıntılarını çözme yetisi mevcuttur.

Zamanımızın insanı bir anlamsızlık ve boşluk yaşıyor. Üstelik depresyona sürükleyen, kederli ve yorgun kılan, bütün lezzetlerin tadını kaçıran bir boşluk... Bu duyguları toplumun en zayıfları olan kadınlar ve gençler yaşıyor. Fakat içlerinde bulundukları durumu bir türlü tarif edemediklerinden hiç kimsenin kendilerini anlamadıklarını düşünüyorlar. 

Boşluğa düşmenin en büyük nedenlerinden birisi karşılaşılan olumsuzlukları hak etmediğinin düşüncesidir. Adı isyan konulmamış; fakat isyanın ta kendisi olan birçok itirazlardır.Mutluluğu yanlış yerlerde, yanlış fikirlerde aramaktır. İnsan, popüler kültürün allayıp pullayarak sunduğu manevi günahlar hükmünde olan zehirleri ilaç olarak kabul edilince; derman bulduğunu zannettiği yerde yeniden en dipte olduğunu fark ediyor. Yaşanan yine anlamsızlık, tatminsizlik ve eksiklik hissiyatı oluyor. 

Popüler kültürün etkisiyle her olumsuzluğa bir suçlu, bir neden bulmaya çalışılıyor. Aslında bunun en büyük nedeni kadere imanın kavranmaması; hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine yeterince iman edilmemesidir. Dünya hayatında her işinin rast gitmesine, insanların hata yapmamasına odaklanan insan, hayatı boyunca hayal kırıklığına uğrayıp; boşluğa düşmekten kurtulamayacaktır. 

Belaların, sıkıntıların kimin vesilesi ile olursa olsun Allah’tan geldiğine iman eden bir insan bunu pratik hayatında da doğrulamalı, ameli ile tasdik etmelidir. Hepimiz buna iman ettiğimizi söylüyoruz. Fakat pratik hayatımızda bu imanımızı ne kadar tasdik ediyoruz? Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imanı pratik hayatta doğrulamak; sıkıntılara takılmak, kafa yormak, suçlu aramak ve kederlere boğulmak değildir. Hele ki sorgulamak, birilerini suçlamak hiç değildir. Aksine hiç boşluğa düşmeden, imtihan edene daha fazla bağlanmaktır. 

Onun için; çocuğun sabaha kadar ağlamasını huysuzluk, inatçılık olarak yorumlayıp; isyan eden bir anne kadere olan imanını tazelemelidir. Allah dilese idi o çocuk sabaha kadar uyurdu. Allah, anneyi de çocuğunu da uyutmayı murad etmedi. 

Kocasının ahlaki yapısından rahatsız olan, sıkıntılarına kafa yoran birçok kadın etrafında hep suçlayacak birilerini arayacağına kendisini imtihan eden Rabbinin hayır ve şerrin tek sahibi olduğuna imanını tazelemelidir. 

İşte kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imanın kavranması ve imtihan bilinci hayata anlam katıp; bütün olumsuzlukların teselli kaynağı haline gelir. Eğer bu iman kalpten çıkıp; tüm hayata yön verecek kadar kuvvetlendirilirse hayatta boşluk diye bir şey de kalmaz. İmanın kuvvetlenmesi kalbi, ruhu ve aklı doyuracak ilimlerle meşgul olmak ve o ilmi başkalarına anlatıp, onların manevi hastalıklarına şifa olmaya çalışmakla mümkündür. 

Başkalarına ilaç olan insan kendisine de ilaç bulacaktır. Toplumun faydasına olacak hayırlı uğraşılar insanın tüm duyu organlarını tatmin edip; hayata sakinlik ve huzur verir. İnsanın fıtratı boşluk kabul etmez. Her anı farklı bir amelle süslemek ve şenlendirmek gerekir. Üstelik hiçbirimiz imtihanımızı kendimiz belirleyemiyoruz. Rabbimiz, daha bağrı yanık ve aktif bir vicdanla; zayıflığımızın ve acizliğimizin farkındalığı ile O’na yönelmemizi; fani sevgilerin tutkularından, alçaltıcı hazların etkisinden kurtulup özgürleşmemizi istiyor. O’nun Rab, bizim ise kul olduğumuzun şuurunu her daim vicdanımızda yaşamamızı istiyor. 

İşte, insan bu ruh haline ancak imtihanlarla, sıkıntı ve musibetlerle kavuşur. Dolayısı ile imtihan insana ceza değil, bir ilaç oluverir. Azap değil, cennet olur. Yarım kalan kulluğu tamamlar. Eksik ibadetlerini onarır. Allah’la samimiyeti artıran, O’na yaklaştıran bir miraç oluverir. Çayın içindeki şeker gibi hayata tat verdiğinden kurtulmanın, sıyrılmanın hesapları yapılmaz. Böylece imanın güzel lezzetlerinden nasiplenmiş olunur. Eskilerin ‘tiryak’ dedikleri acı, fakat bir o kadar da şifalı bir ilaç vardır. Acılığı oranında şifadır. İşte sıkıntılar hayatın tiryakıdır. Anlamı, değeri, olmazsa olmazıdır. 

Dünya hayatı bir imtihan meydanıdır. İnsan bu dünyada nefsinin isteklerini yerine getirmeye çalıştıkça köleleşir, alçalır. Artık nefsinin boyunduruğu altından çıkamaz hale gelir. Gücü yetmez, frenleyemez olur. Allah’tan gayrısına kul olmaya başlar. 

Takvaya ve fücura meyli olan insan, arzularının tatmini peşinde koştukça fücur yönü beslenmeye, büyümeye başlar. Elde ettikçe tatminsizleşir ve boşluğa düşer. Çünkü ruh bağlandıkça alçalır. Tüm duyu organlarını esir alıp; sınırsız, hudutsuz bir hayata sevk eder. Daha ilerisi sınırsızlık, hınzırlıktır. Yani hissedememek, ayırt edememek, kendisini frenleyememektir. Başkalarının acısını, sıkıntılarını, beklentilerini hesaba katamamak (bu evladı bile olsa) merkeze kendi nefsi arzularını oturtmaktır. Daha ilerisi zulmetmek ve zulmüne gerekçeler üretebilmektir… 

Dünyada hep hoşnut olmayı, kendisine hata yapılmamasını, hiçbir olumsuzlukla karşılaşılmamasını istemek insanın ruhunu tatmin etmek yerine hayvandan daha aşağı hale getirir. Rabbimiz kullarının ebedi âlemleri elde etmeye çalışmasını, orayı tasa ederken ilacını bulmasını istiyor. Sıkıntıların içinde en değerli olanı ahiretteki hesap sıkıntısıdır. Bu sıkıntı insana dünyadaki tüm kaygıların ne kadar da basit ve önemsiz olduğunu öğretir. 

Rabbimiz, dünya hayatını bir denge üzerine yaratıp; ahireti dünyanın önüne koymuştur. Her kim dünyayı ahiretin önüne geçirmeye çalışırsa kendi dengesini bozmuş olur. Kim hayırlı amellerini çocuğunun iyileşmesine ertelerse, kim namazını ev işlerini bitirmeye ertelerse, kim hayırlı aktivitelerin önüne gezmeyi, tozmayı alırsa o insana bu dünyada huzur yoktur. Çünkü dünyayı öne alarak tüm dengesini bozmuş; aklını, ruhunu ve fikrini doyuracak ilacı elinin tersi ile ertelemiştir. Aç bıraktığı ruhunu anlamsızlıkların, boşluğun girdabına atmıştır. Değersiz olana makam vermiştir. Hâlbuki eşrefi mahlûk olarak yaratılan insan tüm kâinatın öznesidir. 

Kâinattaki tüm canlı ve cansız varlıklar Allah’a yaptıkları ibadetleri arz etmekten, takdim etmekten aciz yaratılmışlardır. İşte onların tesbih ve zikirlerini Allah’a takdim etmesi için insan seçildi. Tüm mahlûkatın üzerinde halife seçilen insan, her namazda tahiyyatı okuyarak; mahlûkatın zikir ve tesbihlerini Allah’a arz eder. Şu kâinatın en değerlisi olan insan; eğer değersize tamah edip, öne alıp, makam verirse kendisini onun önünde alçaltmış ve değerini yitirmiş olur. Rabbimiz insanın kendisine verilen makamı; ibadetleri, hayırlı çalışmaları öne alarak korumasını istiyor. İnsan ancak bu makamını koruyarak sıkıntılar karşısında boşluğa düşmekten ve bunalımdan kurtulabilir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: 

“Deki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Resulünden, O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete eriştirmez.” (Tevbe / 24) 

Seyyid Kutup ‘İslam’da Sosyal Adalet’ adlı eserinin 85’inci sayfasında bu ayet için şu açıklamayı getirmiştir; 

“Dikkat edilecek olursa Allah-u Teâlâ bir tek ayette tüm lezzetleri, arzu ve duyguları, insan ruhundaki zaaf noktaları bir araya getirmektedir. Evet, insan bütün sayılanları terazinin bir kefesine koymalı, diğer kefesine ise Allah sevgisini, Resulullah sevgisini ve Allah yolunda cihad sevgisini koymalıdır. Ancak bu şekilde fedakârlık mükemmellik kazanabilir ve tüm şehevi isteklerin boyunduruğundan kurtuluş bu sayede sağlanabilir. İslam, ruhun tüm alçaltıcı şeylerden kurtulabilmesi ve bununla birlikte dizginleri de elinde bulundurması için böyle bir özgürlüğü elde etmeye çağırır. Her bakımdan kişiyi önemsiz şeylerden kurtarıp, onun çok daha büyük ve önemli şeyleri başaran bir kimse olmasını ister.” 

Ayette sayılanlar insan için hem imtihandır; hem de nefsinin meylettiği ve onu hayırlı işlerden alıkoyabilecek zaaflarıdır. Rabbimiz bunlardan elimizi, eteğimizi çekmemizi istemiyor. Bilakis onlara takılmamızı, öne almamızı ve oyalanmamızı istemiyor. Çünkü onları öne aldığımız taktirde onlar bizi yönetmeye ve tüm hayatımıza malik olmaya başlayacaktır. Böylece ruhumuzu hastalandıracaktır. Ardından da adı isyan koyulmayan itirazlar yaşanacaktır. 

Müslüman bir kadın kendisiyle ve devamlı hoşnut olmayı isteme gibi düşüncelerle uğraşmayı bırakıp, yaşadığı sorunlara anlam veremediği için bunalıma düşen yüreklere ulaşmalıdır. Başkalarına iman tohumları atarak onları iyileştirirken kendisinin bir takım hastalıklarının da iyileşeceğini unutmamalıdır. Yardım eden, yardım görür. Elini uzatan rahmet olunur. 

Allah Resulü (SAV) bir gün sahabeleriyle otururken; “Sadaka her Müslümanın üzerine bir borçtur” buyurunca sahabelerden bir tanesi “Peki ya insanın sadaka vermeye gücü yetmez ise” der. Allah Resulü (SAV); “O halde çalışsın, sadaka verecek duruma gelsin, üstelik kendi ihtiyaçlarını da kazanmış olur” deyince sahabe “Ya ona da gücü yetmez ise” der. Allah Resulü; “O zaman kederli bir insana yardımcı olmaya çalışsın” buyurur. 

İşte başına gelen sorunları, sıkıntıları anlamlandıramadığı için kederlere boğulan, acılar içinde kıvranan ve hatta imansızlık içinde bocalayan insanlara el uzatan; kendi imanını kurtarmış olur. Kemal Sayar ne kadar da güzel söylemiş; 

“Ey hayatı eksiklik duygusuyla yaşayan ve hiç gelmeyecek baharı terennüm eden nazenin ruh! Bırak kendinle uğraşmayı. Senden yardım bekleyen bir dünya var dışarıda. Bir insana çare ol. Şifa veren, seni erişkin hayatına yaralı bir ceylan gibi saldıysa bu diğer yaralanmışları daha iyi anlaman içindir. Onları iyileştir, onlarla iyileş. Bak hayat yine çağıldıyor dışarıda. Onunla onda derinleş. O kadar derinlere in ki kaderin sana gülümsediğini gör. Kimseye kendi kalbinden öte bir yurt yok. Oraya cihanı sığdırabilirsen ne mutlu sana.” 

Bir Müslümana sıkıntılar, aynı zamanda başka acı çekenlere ilaç olsun diye verilmiştir. 

Müslüman kadın sıkıntıları birer ders gibi algılayıp, başkalarına el uzatırken kendisini de tedavi edecektir. Kendi sorunlarına çareyi başkalarına teselli vererek, onlara yol göstererek bulacaktır. Yaşanan sorunlar, insanda bir dönüm noktası olup; o sorunlara ilaç üretme konusunda uzmanlaştırabilir. Birçok manevi problemlere ilaç üreten insanların hayatlarına baktığımızda kendilerinde yaşadıkları sorunların bir dönüm noktası olduğunu söylerler. 

Sorun yaşamayan insan, topluma; sorun yaşayan kadar ilaç üretemez. Bunu, bilgiyi teorikte veren eğitimciler ve hayatın içinden veren eğitimciler arasındaki farktan anlayabiliriz. O halde sıkıntı yaşayan insanda toplumun sıkıntılarını çözme yetisi mevcuttur. 

Dünyada hep hoşnut olmayı, kendisine hata yapılmamasını, hiçbir olumsuzlukla karşılaşılmamasını istemek insanın ruhunu tatmin etmek yerine hayvandan daha aşağı hale getirir. Rabbimiz kullarının ebedi âlemleri elde etmeye çalışmasını, orayı tasa ederken ilacını bulmasını istiyor 

Sorun yaşamayan insan; topluma, sorun yaşayan kadar ilaç üretemez. Bunu, bilgiyi teorikte veren eğitimciler ve hayatın içinden veren eğitimciler arasındaki farktan anlayabiliriz. O halde sıkıntı yaşayan insanda toplumun sıkıntılarını çözme yetisi mevcuttur. 

  

Yorumlar